Bir din adamı düşünün… Üzerinde cübbe, dilinde ayet, cebinde tesbih… Ama arkasında iki koruma, önde bir siyah camlı araç, sağında solunda omuz kabartan adamlar. Soruyorum size: Bu tablo hangi kitabın hangi suresinde yazıyor? Hangi peygamber, vahyi zırhlı araç konvoyuyla taşıdı? Hangi ermiş, hakikati anlatırken etrafına etten duvar ördü?

Din dediğin şey, korkunun değil vicdanın alanıdır. İnanç dediğin şey, saray merdivenlerinde değil, garibanın mutfağında imtihan verir. Ama biz neyi görüyoruz? Mikrofonu kaptı mı sesi titreyen değil, kürsüyü ele geçirdi mi gözü dönen tipler görüyoruz. Yanında koruma ile dolaşan din adamı mı olur? Olur… Ama o artık din adamı değildir; o, din tüccarıdır.

Bakın, tarih boyunca hakikati taşıyanların ortak bir özelliği vardı: Yalnızdılar. Bedel ödediler. Taşlandılar. Sürgün edildiler. Ama kimse onların önünde set olmadı, arkasında da silahlı gölge durmadı. Çünkü hakikat kalkan istemez. Hakikat, sahibini zaten korur. Eğer bir adam inandığını söylediği Tanrı’nın korumasına güvenmiyor da maaşlı korumaya güveniyorsa, orada iman değil organizasyon vardır.

Bu ülkede din, bir süredir kürsüden değil protokolden konuşuyor. Din adamı dediğin mütevazı olur. Mahallesini bilir, çarşıyı tanır, selamı eksik etmez. Ama sen bakıyorsun, randevusuz yanına yaklaşamıyorsun. Sekreteri var, danışmanı var, koruması var… E hani tevazu? Hani sade hayat? Hani “bir lokma bir hırka”? Demek ki lokma büyümüş, hırka ipek olmuş.

Koruma ile gezen din adamı şunu ilan eder: “Benim sözüm tepki çeker.” Neden çeker? Çünkü söz hakikatten uzaklaştıkça, çıkar çevrelerine yaklaştıkça gerilim üretir. Gerilim arttıkça korku doğar. Korku doğdukça da koruma ihtiyacı başlar. Bu zincir, maneviyat zinciri değil; bu zincir güç zinciridir.

Din, iktidara yaslandığı an ruhunu kaybeder. İktidar, dini yanına aldığı an onu araçsallaştırır. O yüzden hakiki inanç sahipleri tarih boyunca saraydan uzak durmuşlardır. Saraya yanaşanlar ise sarayın diliyle konuşmaya başlar. O dilde merhamet azalır, talimat çoğalır. O dilde hikmet azalır, propaganda artar.

Bugün bazıları dini, güvenlik bariyerlerinin arkasından anlatıyor. Bu ne demek biliyor musunuz? Halktan korkmak demek. Tepkiden çekinmek demek. Soru sorulmasından rahatsız olmak demek. Oysa inanç, soruya açık olmalıdır. İnanç, eleştiriden beslenir. Korumayla çevrilen din, aslında cam fanusa konmuş ticari bir üründür. Dokunmayın, çizilmeyin, sorgulamayın…

Din adamı dediğin insanın arasına karışır. Cenazeye omuz verir, düğünde dua eder, hastaya moral olur. Ama şimdi bakıyoruz; VIP kapısından giren, özel araçla çıkan, güvenlik çemberinde dolaşan “kanaat önderleri” var. Kanaat mi üretiyorlar, yoksa korku mu?

Nihat Genç üslubuyla sorayım: Kardeşim, sen Allah’ın kelamını anlatıyorsan, senden niye korksunlar? Sen halkın derdine tercüman oluyorsan, neden zırhlı kapıların arkasındasın? Yok eğer anlattığın şey hakikat değil de güç odaklarının hoşuna giden bir paket program ise, işte o zaman koruma normaldir. Çünkü paket açılırsa içinden ne çıkacağı belli olmaz.

Din pazarlamak tam da budur. Ürünü parlat, markalaştır, ulaşılmaz yap. Etrafına güvenlik koy ki değerli görünsün. Oysa hakikat değerini uzaklıktan değil, yakınlıktan alır. Peygamberler halkın içinde yürüdü. Sofraya oturdu. Çarşıda dolaştı. Kimsenin önünde barikat yoktu. Çünkü onların korkusu yoktu.

Bir din adamı yanında koruma ile geziyorsa bilin ki o din pazarlıyordur. Çünkü gerçek iman, koruma sözleşmesiyle değil, vicdan sözleşmesiyle ayakta durur. Gerçek inanç, silahlı gölgelerle değil, açık yüreklerle güçlenir.

Ve unutmayın… Din, güçle kirlenmez belki ama güç, dini kirletir. Koruma zinciri uzadıkça, hakikat zinciri kısalır. O yüzden mesele koruma meselesi değil; mesele korku meselesidir. Korkan adam ise hakikatin değil, koltuğun adamıdır.

Gerisini siz düşünün.