Zekât, İslâm’ın sosyal adalet ve dayanışma ilkesini hayata geçiren temel ibadetlerinden biridir. Kelime anlamı itibarıyla “artma, çoğalma ve arınma” mânâlarına gelen zekât, sadece malın belirli bir kısmını ihtiyaç sahiplerine vermekle sınırlı bir ekonomik yükümlülük değil; aynı zamanda insanın kalbini cimrilikten arındıran, toplumsal dengeyi güçlendiren ve kardeşlik bağlarını pekiştiren bir kulluk bilincidir.
Zekât sayesinde servet belirli ellerde toplanmaz, toplumun zayıf kesimleri korunur ve bireyler arasında merhamet, sorumluluk ve güven duygusu gelişir. Bu yönüyle zekât, hem ferdî arınmayı hem de toplumsal huzuru hedefleyen ilahî bir düzenlemedir.
Zekâtı ve Sadakalarımızı Nasıl Değerlendirmeliyiz?
Ramazan ayındayız. Bu ay, sadece duyguların değil, sorumluluğun da ayıdır.
Zekâtlarımızı, fitrelerimizi, fidyelerimizi ve mali yardımlarımızı mümkün olduğunca yaşadığımız yerin dışına çıkarmamalıyız. Kur’an’ın öncelik sıralaması açıktır:
“Sana, neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İnfak ettiğiniz mal; ana-baba, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir…” (Bakara 215)
Yardım önce en yakından başlar.
Kapınıza gelip duygularınızı harekete geçiren kampanyalara karşı dikkatli olmak lazımdır. Kim olursa olsun, hangi kuruluş olursa olsun; önce yaşadığınız çevreyi düşünün.
Çünkü Müslümanlar, öncelikle içinde yaşadıkları toplumdan sorumludurlar.
Duygusallık mı, Sorumluluk mu?
Bugün yardım kuruluşları yine sahnede. Broşürler, televizyon reklamları, dramatik fotoğraflar…
Afrikalı bir çocuğun gözyaşı, bir annenin çaresizliği, bir enkaz görüntüsü…
Kalbimiz sızlıyor. Ve o an akıl geri çekiliyor.
Duygusallık merhamet değildir.
Sorumluluk bilinciyle yapılan yardım merhamettir.
Bir Hesap Yapalım
Almanya’da yaklaşık 4 milyon Türk kökenli insan yaşıyor. Bunun sadece 1 milyonunun zekât mükellefi olduğunu varsayalım.
Kişi başı yıllık ortalama 100 € zekat hesaplarsak:
1.000.000 × 100 € = 100 milyon €
10 yılda = 1 milyar €
Bu para çoğunlukla Afrika’ya, Filistin’e, Irak’a, Suriye’ye gönderiliyor, yıllardır böyle yapıldı.
Peki sonuç ne oldu? Filistinli ayağa mı kalktı? Afganistanlı ayağa mı kalktı? Arakan ayağa. Mı kalktı?
Kaç ülke ayağa kalktı?
Kaç sorun kökten çözüldü?
Kaç toplum kendi ayakları üzerinde durabilir hâle geldi?
Sorular ortada duruyor.
Birleşmiş Milletler, Avrupa ülkeleri, İslam ülkeleri de yardım ediyor o ülkelere. Ama sorunlar azalacağına artıyor.
Demek ki mesele sadece para göndermek değilmiş; mali ibadetleri bilinçli olarak yapmakmış. Neyin nasıl yapılacağının hesabını iyi yapmakmış.
Önce Kendi Evimiz
Allah bizden önce kendi ailemizden ve komşularımızdan hesap soracaktır:
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrîm 6)
Çocuklarımızın sadece karnını doyurmak yetmez. Ruhlarını, kimliklerini, bilinçlerini de beslemeliyiz.
Hz. Ali’nin sözü kulaklarımızda çınlamalı: “Çocuklarınızı, yaşayacakları çağa göre yetiştirin.”
Bunun için öncelikle:
- Müfredatını kendimizin hazırladığı eğitim kurumları; özel okullar.
- Kimlikli çocuk yuvaları
- Üniversite öğrencileri için burslar
- Öğrenci yurtları
- Araştırma merkezleri
- Hastaneler
- Kültür merkezleri
- Çeviri büroları
- Medya kuruluşları
kurmak zorundayız. Zekât sadece birebir insanlara dağıtmak için farz kılınmamıştır, anı ve geleceği inşa etmek için farz kılınmıştır.
Afrika’yı Kim Fakirleştirdi?
Afrika’yı Müslüman halklar fakirleştirmedi. Onların kaynaklarını sömüren emperyalist sistemlerdi.
Onların elinden önce ekmeğini alan, sonra o ekmeği Müslümanların yardımıyla geri veren bir düzen var ortada. Böylece hem sömürüyor hem vicdanını temizliyor.
Biz ise sistemin arka planını düşünmeden, verdiğimiz yardımlarla Cenneti garantilediğimizi zannediyoruz. Oysa zekât bir vicdan rahatlatma aracı değildir. Bir medeniyet inşa aracıdır.
Zekâtın Verileceği Sekiz Sınıf
Allah zekâtın sekiz yere verilmesini emreder (Tövbe 60).
100’ü 8’e böldüğümüzde 12,5 eder.
Fakir ve miskinin zekattan alacağı toplam %25’tir.
Yani yardımlarımızın %25’i dış ülkelerdeki mazlumlara gidebilir, gitmelidir de.
Kalan %75’ten direkt olarak o fakirin hakkı/payı yoktur.
Dolaylı olarak vardır. Şöyle:
1-Bu pay, borçluların payıdır. Herhangi bir sebepten dolayı işini kaybetmiş veya borçlanmış, ödeme sıkıntısı çeken kişinin payıdır. Fakirlere hizmet etmesi için kurulacak başka kurumlarındır.
2-Bu pay, İslâm’ı kendilerine anlatmamız gereken insanların payıdır. (Müellefet-ül kulûb) Gayri Müslimlerin, ateistlerdir, müşriklerin, kitap ehli olan insanların payıdır.
3-Bu pay, zekâtı toplamak ve gerekli yerlere dağıtmakla ilgili kurumun payıdır. (zekât memurları) Zekâtı kurum toplayacaktır. O kurumda çalışan insanlar fakirin tespitini yapacak, ihtiyaçlarının tespitini yapacaktır. Zenginin vermesi gereken zekâtının tespitini de yapacaktır. Böylelikle önüne gelenin yardım kurumu kurmasının önüne de geçilmiş olacaktır.
4-Bu pay, hürriyeti elinden alınmış insanların hakkıdır. Fikir suçlularının payıdır. Düşüncesini ifade ettiği için mağdur olmuş insanların payıdır. (Kölelerin)
5-Bu pay, Allah yolunda yapılması gereken her türlü çalışmayı yapmak içindir. (Fi sebilillah)
6-Bu pay, yolda kalmış insanların payıdır.”(Tövbe 60)
Buyruk böyledir.
Bu payların, yaşadığımız şehirde kalması gerekir. Berlin’de kalması gerekir. Almanya’da kalması gerekir. Çünkü Müslümanlar artık bu topraklarda misafir değil; bu toplumun bir parçası, yarının kurucularıdır. Berlin’de yaklaşık 300 bin, Almanya genelinde ise 4 milyona yakın Müslüman yaşamaktadır. Dört milyon nüfusu olmayan pek çok devlet bulunduğu düşünüldüğünde, burada yaşayan Müslüman topluluğun demografik gücü daha iyi anlaşılır. Bu büyüklük yalnızca bir sayı değildir; aynı zamanda ekonomik, kültürel ve sosyal bir potansiyeldir.
Müslümanlarda imkân vardır, sermaye vardır, birikim vardır. Ancak bu imkânlar çoğu zaman dağınık kalmakta, stratejik ve uzun vadeli yatırımlara dönüşememektedir. Oysa zekât, sadaka ve diğer mali imkânlar; eğitim kurumlarına, gençlik projelerine, sosyal destek mekanizmalarına, burs fonlarına ve sürdürülebilir kalkınma adımlarına yönlendirildiğinde kalıcı bir güç oluşturabilir. Başkalarının inşa ettiği yapılara eklemlenmek yerine, kendi değerlerimizle uyumlu kurumlar üretmek; kendi gençlerimizin geleceğine yatırım yapmak zorundayız.
Zekâtın ruhu sadece bireysel yardım değildir; toplumsal diriliştir. Eğer bu paylar kendi mahallemizde, kendi şehrimizde, kendi ülkemizde kalırsa; yoksulluk azalır, eğitim seviyesi yükselir, kurumsal bilinç güçlenir. Dağınık harcanan her imkân kaybolur; fakat bilinçli yatırılan her kuruş geleceğe atılmış bir temeldir.
Unutmamalıyız: Dört milyonluk bir topluluk edilgen kalamaz. Bu güç ya başkalarının sistemine sessizce entegre olur ya da kendi geleceğini bilinçle inşa eder. Tercih bizimdir. Eğer yarın güçlü, özgüvenli ve kökleri sağlam bir Müslüman nesil görmek istiyorsak, imkânlarımızı burada değerlendirmeli; zekâtı ve mali gücümüzü bugünden yarına uzanan bir inşa hamlesine dönüştürmeliyiz. Çünkü gelecek, kendilerine akıllı bir şeklide yatırım yapanların olacaktır.
Devam edecek
Rüştü KAM

Kommentare
…Kommentare werden geladen…