Pilotun sahtesi olmaz. Olursa ilk uçuşta yere çakılır. Doktorun sahtesi olmaz. Olursa ilk ameliyatta foyası ortaya çıkar. Çünkü bu mesleklerde yalan uzun süre yaşayamaz. Ya bilirsin ya bilmiyorsundur. Ya yaparsın ya yapamazsın. Hayatla oynayamazsın.

Ama konu dine gelince iş değişiyor.

Burada sahte olan yıllarca yaşayabiliyor. Hem de el üstünde tutularak. Çünkü ortada bir ölçü yok, bir denetim yok, bir yeterlilik sınavı yok. Herkes istediği gibi konuşuyor, istediği gibi rol kesiyor. Biraz sakal, biraz süslü cümle, biraz yüksek ses… Ve al sana “dindar.”

Bu kadar ucuz mu?

Evet, bugün geldiğimiz noktada maalesef bu kadar ucuz.

Çünkü biz inancın kendisine değil, görüntüsüne bakıyoruz. İçeriğine değil, ambalajına bakıyoruz. Bir insanın ne söylediğine bakıyoruz, nasıl yaşadığına değil. Oysa gerçek tam tersidir. İnanç ağızdan değil, hayattan anlaşılır.

Bir adam düşün; kul hakkı yiyor, yalan söylüyor, çıkar için her yolu deniyor ama dilinden Allah düşmüyor. Bu adam toplumda saygı görüyor. Neden? Çünkü biz sesi seviyoruz, sessizliği değil. Göstereni seviyoruz, yaşayanı değil.

Gerçek inanç ağırdır.

İnsanı taşır ama aynı zamanda ezer. Sorumluluk yükler. Kendine çeki düzen vermeni ister. Her adımda “doğru mu yapıyorum?” diye sordurur. Ama sahte olan böyle değildir. Sahte olan rahat, sahte olan gürültülü, sahte olan gösterişlidir.

Çünkü onun derdi iman değil, itibar.

Bugün ortaya çıkan tablo şu: Dini yaşayan değil, dini kullanan insanlar çoğaldı. Din bir ahlak sistemi olmaktan çıktı, bir araç haline geldi. Güç kazanmanın, insanları yönlendirmenin, kalabalık toplamanın aracı.

Ve en tehlikelisi, bunu yapanlar kendilerini haklı görüyor.

Çünkü kimse hesap sormuyor. Çünkü herkes kendi doğrusunu üretmiş. Çünkü ortada ortak bir ölçü kalmamış. Böyle bir ortamda sahte olan büyür, gerçek olan geri çekilir.

Dürüst insan susar.

Samimi insan geri durur.

Ama sahte olan boşluk sevmez, hemen doldurur. Daha çok konuşur, daha çok görünür, daha çok öne çıkar. Ve bir süre sonra toplum onu gerçek zannetmeye başlar.

İşte kırılma noktası burasıdır.

Artık doğru ile yanlış yer değiştirir. Gürültü hakikatin önüne geçer. İnsanlar “kim daha çok bağırıyorsa o haklıdır” noktasına gelir. Ve bu noktada çürüme başlar.

Çünkü inanç dediğin şey sessizlik ister. Derinlik ister. İç hesaplaşma ister. Ama biz bunların hiçbirine sabır göstermiyoruz. Kolay olanı seçiyoruz. Görüneni gerçek sanıyoruz.

Sahte olanın en büyük gücü de buradan gelir zaten.

Kolay olması.

Bedel istememesi.

Sorgulanmaması.

Ama unutulan bir şey var: Bunun bedelini birey değil, toplum öder.

Güven kaybolur. İnsanlar birbirine şüpheyle bakar. Samimiyet azalır. Herkes birbirinin rol yaptığını düşünür. Ve en sonunda kimse kimseye inanmaz hale gelir.

Sahte pilot bir uçağı düşürür.

Sahte doktor bir hayatı bitirir.

Ama sahte dindar… çok daha derin bir yıkım yapar.

Toplumun ruhunu çürütür.

Ve ruhu çürüyen bir toplum, ayakta görünse bile aslında çoktan çökmüştür.