%99’u Müslüman, %70’i muhafazakâr sağ partilere oy veriyor… Peki biri çıksa ve dese ki: “Gel Hristiyan ol, Avrupa Birliği vatandaşı yapalım seni, üstüne de 20 bin avro verelim.” Kaçı kabul eder?
Bu soru ilk bakışta provokatif görünebilir, ama aslında Türkiye toplumunun temel karakter özelliklerini sorgulatan, düşündürücü bir aynadır. Bu aynada görülen en belirgin çizgi ise şudur: Kişiliği gelişmeden, ahlaki olgunluğa erişmeden büyümüş, dindarlığı bir içsel inanç değil, korunma kalkanı ve çıkar aracı olarak kullanan geniş bir kitleyle karşı karşıyayız. Türkiye’de din, büyük ölçüde bir yaşam felsefesi değil, bir “toplumsal sigorta” gibi iş görür.
Din değil, görüntü kutsaldır
Türkiye’de inanç, çoğunlukla gerçek bir bilinçlenme süreciyle değil; çevresel alışkanlıklar, mahalle baskısı, korkular ve çıkar ilişkileriyle şekillenmiştir. İnsanların çoğu dini bir iç dünyadan çok, dış dünyanın dayatmasıyla benimsemiştir. Bu nedenle ibadet ritüel olarak yerine getirilir ama ahlaki değerler kolayca rafa kaldırılır.
Yani çocuk yaşta “Müslümansın” denmiş, o da kabullenmiş. Ama bu kabullenişin içine ne vicdani derinlik katılmış ne entelektüel bir sorgulama… Hal böyle olunca da din, kişiliği tamamlayan değil, kişiliğin eksikliğini örten bir perdeye dönüşmüştür.
Riyakârlık burada devreye girer. Çünkü dini inanç, gerçek bir içsel bağlılıktan çok, “görünmesi gereken” bir aidiyettir. Namaz kılmayan, oruç tutmayan, yalan söyleyen, haram yiyen ama “elhamdülillah Müslümanım” diyen bir kalabalık… Bu sadece bir inanç sorunu değil, bir karakter problemidir.
Menfaatle iman arasında sıkışan kitleler
20 bin avro ve AB vatandaşlığı önerildiğinde pek çok kişi bu teklifi kabul eder. Kimisi bunu açıkça yapar, kimisi “kalbim hâlâ Müslüman” diyerek kendini kandırarak. Çünkü Türkiye’de iman, çoğu zaman çıkarla çarpıştığında kaybeder.
Kendine Müslümanım diyen ama çocuğunu Avrupa’da okutmak için kırk takla atan; Batı’yı ahlaksız bulan ama vize alabilmek için Batı değerlerini ezberleyen; cami cemaatinde yer alan ama gündüz patronuna yalakalık, akşam işçisine zulüm eden… Bu karakter yapısı, sadece bireysel değil, kitlesel bir sorundur.
Bu teklif, yani “din değiştir, vatandaşlık ve para al”, aslında Türkiye insanının büyük bölümü için bir “ahlak sınavı” değil, bir “fırsat testidir”. Ve maalesef çokları bu testi geçemez.
Gerçek inanç sahipleri
Bu tablonun dışında kalan, gerçekten inançlı, içselleştirmiş, samimi insanlar da vardır elbette. Onlar için din bir menfaat değil, bir yaşam tercihidir. Allah rızasını her şeyin üstünde tutarlar. Ama bu kesim kalabalık değildir ve genelde sessizdir. Çünkü sahte dindarlık gürültülüdür, gösterişlidir; gerçek inanç ise sade ve mahcup…
Din simsarlarının toplum üzerindeki etkisi
Yıllardır bu halk, dine sığınarak güç elde eden siyasiler, tarikat şeyhleri, sahte kanaat önderleri tarafından yönlendirildi. “Dindar” denilerek oy alınan, “şeriat gelecek” korkusuyla hizaya sokulan bir halk yaratıldı. Din, siyaset ve ticaretin üçgeninde bir çıkar aracı hâline geldi.
Bu zeminde büyüyen birey, kişilik kazanamadan bir dine “etiketlenmiş” oldu. Bu etiket de onun için bir koruma zırhı, bir kimlik kostümü, bir toplumsal görünüm aracına dönüştü.
Korkulacak olan dine sadakatsizlik değil, karakter zaafıdır
Evet, böyle bir teklif yapılsa, %30–40 arası bir kitle içten içe ya da açıktan kabul edebilir.
Bu, “Müslümanlık bitti” demek değildir. Ama şu demektir:
Karakter gelişmeden, ahlak oturmadan, kişilik oluşmadan dindarlık sadece bir maskedir.
Ve bu maske, çıkarlar karşısında kolayca düşer.
Bu yüzden mesele “kaç kişi dinini satar” sorusu değildir.
Asıl mesele: Kaç kişi zaten dini hiç satın almamıştı da sadece kullanıyordu?
Ve kaç kişi hâlâ kendini “dürüst, dindar ve ahlaklı” sanarak yaşamaya devam ediyor?

Kommentare
…Kommentare werden geladen…