Ortadoğu, insanlık tarihinin en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapmış bir coğrafya. Aynı zamanda, tek Tanrı inancının filizlendiği, peygamberlerin yaşadığı, kutsal kitapların indiği ve büyük dinlerin doğduğu yer. Bu topraklarda yaşamış insanlar, tarih boyunca inançlarını yaşamakla kalmadılar; onu sahiplenip dönüştürdüler, şekillendirdiler, kimi zaman da o inanç uğruna birbirlerini katlettiler.
Bugün bakıldığında, bir Tanrı’ya inanan üç büyük din –Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam– aynı kökenden gelmelerine rağmen, birbirleriyle çelişen, çatışan ve hatta düşmanlaşan topluluklara dönüştü. Dahası, her dinin kendi içinde bile birliği kalmadı; mezhepler, tarikatlar, cemaatler doğdu. Hepsi Tanrı adına konuştuğunu iddia etti, ama hiçbiri ötekini kabul etmedi.
Aynı Tanrı, Farklı Peygamberler.
Yahudilik, Tanrı’nın Musa aracılığıyla İsrailoğulları’na seslendiğini savunur. Hristiyanlık, bu Tanrı’nın İsa ile vücut bulduğunu ileri sürer. İslam ise, Muhammed’in son peygamber olduğunu ve önceki kitapların tahrif edildiğini ilan eder.
Üç din de aynı kökten gelir, aynı Tanrı’yı referans alır, ama farklı peygamberlerle birbirini dışlar. Hristiyanlar için İsa Mesih Tanrı’nın oğlu, Müslümanlar içinse yalnızca bir peygamberdir. Yahudiler için ise İsa da Muhammed de peygamber değil, yalancı mesihlerdir.
Mezheplerin Kıyasıya Kavgası.
İslam dünyasında bu bölünme çok daha derinleşmiştir. Halifelik tartışması üzerinden doğan Şii-Sünni ayrılığı, yüzyıllardır İslam coğrafyasını kana bulamıştır. Şiiler, Ali’yi ve onun soyunu meşru halef olarak görürken; Sünniler, seçimle gelen dört halifenin hepsini meşru kabul eder. Bu ayrılık, zamanla itikadi ve fıkhi ayrımlara, hatta sosyal ve siyasi kamplara dönüşmüştür.
Şii mezhebi kendi içinde Caferilik, İsmaililik, Zeydiye gibi kollara ayrılırken; Sünnilik Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli gibi dört büyük fıkhi mezhebe bölünmüştür. Her mezhep kendi yorumu dışındakini eksik, yanlış veya sapkın görmüş; hatta birçok zaman “kâfir” ilan etmiştir.
Tarikatlar ve Ruhani Liderler.
İslam dünyasında mezheplerin ötesinde bir de tarikatlar gerçeği vardır. Tasavvufi akımlar, Tanrı’ya ulaşmak için manevi bir rehberin –şeyhin– yol göstericiliğine ihtiyaç duyulduğunu savunur. Mevlevilik, Kadirilik, Nakşibendilik, Rifailik, Bektaşilik gibi birçok tarikat, farklı ruhani yollar geliştirmiştir.
Bu tarikatlar zaman zaman halkın nefes aldığı, baskıcı din anlayışına karşı sığındığı bir alan olurken; birçok örnekte de istismarın, kör itaate dayalı yapılar kurmanın zeminine dönüşmüştür. Özellikle şeyh kültü etrafında gelişen otorite, kişilerin düşünce özgürlüğünü bastırmış, dini liderleri sorgulanamaz hale getirmiştir.
Hristiyanlıkta da Benzer Tablo.
Benzer bir tablo Hristiyanlıkta da görülür. Katolikler Papa’yı Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görürken; Ortodokslar bu otoriteyi reddeder. Protestanlar ise bireysel yorum ve doğrudan kutsal kitap ilişkisini esas alarak Katolik geleneğe isyan etmişlerdir. Bu farklılıklar, Avrupa’da yüzyıllar süren mezhep savaşlarına ve milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur.
Bugün bile Katolik, Ortodoks ve Protestan dünyası arasında ciddi dogmatik ve ibadet farklılıkları vardır. Aynı İsa’ya inanırlar, aynı İncil’i okurlar ama birbirlerini yeterince Hristiyan saymazlar.
Yahudilikte Mezhep Olmasa da Ayrım Var
Yahudilikte klasik anlamda mezhep olmasa da Ortodoks, Muhafazakâr ve Reformist gibi farklı dinsel yaklaşımlar vardır. Ayrıca mistik öğreti olan Kabala, birçok Yahudi tarafından reddedilirken bazı çevrelerde hâlâ önemlidir. İsrailliler arasında da laik, ultra-Ortodoks ve dini-milliyetçi Yahudiler arasında büyük sosyal uçurumlar bulunur.
Dinin Siyasallaşması !
Bu parçalanmanın en önemli nedenlerinden biri de dinin siyasallaşmasıdır. Her dönemde iktidarlar, dini kendi meşruiyet aracı olarak kullanmıştır. İslam tarihindeki Emeviler, Abbasiler, Osmanlılar; Hristiyanlık tarihinde Haçlı Seferlerini başlatan papalık; Yahudi yerleşim politikalarını Tanrı’nın vaadi olarak gören Siyonist anlayış… hepsi dini bir güç unsuru olarak kullandı.
Bu durum sadece yönetimlerin değil, halkın da din anlayışını bozdu. Din, kişisel bir inanç ve ahlaki rehberlik olmaktan çıktı; aidiyet, kimlik, siyaset ve güç mücadelesinin aracı haline geldi.
Ortadoğu: İnançların Doğduğu, Ama Barışın Hiç Uğramadığı Yer !
Ortadoğu’da neden bu kadar çok din, mezhep, cemaat ve tarikat var? Çünkü bu topraklar hem kutsal hem lanetlidir. Hem Tanrı’nın sözü burada duyulmuştur, hem de insanlar Tanrı adına en çok bu topraklarda birbirini öldürmüştür.
Kudüs, hem Yahudiler, hem Hristiyanlar, hem Müslümanlar için kutsaldır; ama her biri orayı sadece kendine ait sayar. Üçü de aynı Tanrı’ya ibadet ettiğini söyler, ama bir araya gelemezler. Hatta birbirine tahammül dahi edemezler.
O halde şu soruyu sormadan edemeyiz: Eğer Tanrı birse, bu kadar ayrılık neden?
Cevap açıktır: Sorun Tanrı’da değil, Tanrı adına konuşanlardadır. Herkes Tanrı’yı değil, kendi yorumunu yüceltiyor. Herkes dinin özünü değil, şeklini kutsallaştırıyor.
Ve böylece din, insanı özgürleştiren değil; köleleştiren bir araca dönüşüyor. Tanrı sustuğunda bile insanlar O’nun adına bağırmaya devam ediyor. Her biri “benim yolum doğru” diye diretiyor.
Ortadoğu’da din bir inançtan çok bir silaha, bir kimliğe, bir sınıra, bir savaşa dönüşmüş durumda. Mezarlıklar, camiler, kiliseler, sinagoglar kadar dolu.
Ve hâlâ soruyoruz:
Bir Tanrı, ama bu kadar düşmanlık…
Anlayabilen varsa, lütfen bize de anlatsın.

Kommentare
…Kommentare werden geladen…