23 yıllık AKP iktidarı, Türkiye’de yalnızca siyasi ve ekonomik bir çöküşe değil, aynı zamanda toplumsal yapının en temel taşlarının çürümesine yol açtı. Bu süre zarfında ülke öyle bir hâle getirildi ki, artık gerçek olanla sahte olanı ayırt etmek neredeyse imkânsız hale geldi. Her şeyin ama her şeyin sahtesi üretildi: diploma sahte, akademisyen sahte, hukukçu sahte, seçim sahte, medya sahte… Gerçek olan tek şey halkın bu düzenden çektiği acı.
Bugün artık hiçbir yabancı üniversite, Türkiye’den gelen diplomaları tanımıyor. Çünkü akademi, bilimsel üretim yeri olmaktan çıktı. Rektörler, profesörler, doçentler; hepsi birer “sadakat ölçüsüyle” atanıyor. Akademik kadrolar, liyakate değil, iktidara yakınlığa göre belirleniyor. Sahte doçentlik dosyaları, kopya tezler, uydurma yayınlar artık üniversitelerin gündelik pratiği hâline geldi. Akademinin itibarı yerle bir edildi. Bilim susunca cehalet konuştu.
Bir dönem, sınav sistemlerine yönelik güven büyük ölçüde zedelendi. Kamu kurumlarına yerleştirmelerde usulsüzlükler, sızıntılar ve organize torpil iddiaları ayyuka çıktı. Yıllarca ders çalışan, emek veren binlerce gencin hakkı, masa başı planlarla elinden alındı. Devlete girişte liyakat değil, mensubiyet öne çıkarıldı. Sadece sınavlar değil, mülakat süreçleri de şeffaflıktan uzaklaştı. “Kimin referansıyla geldin?” sorusu, “Kaç puan aldın?”ın önüne geçti.
Yetmedi. Sahte diplomalarla atamalar yapıldığına dair çok sayıda örnek ortaya çıktı. Mezuniyet belgeleri ya gösterilmiyor ya da üzerindeki tarihler, imzalar çelişkilerle dolu. Bu karanlık örtü altında nice bakan, danışman, rektör, üst düzey bürokrat hiçbir liyakat belgesi sunmadan göreve başladı. Hangi okuldan mezun oldukları bilinmeyen insanlar, ülkenin kaderini belirlemeye başladı.
Sahte diplomaların ardından sıra sahte akademik unvanlara geldi. Akademi, yandaşlaştırma operasyonunun merkezi hâline getirildi. Bilimsel liyakat yerine siyasi sadakat ölçü alındı. “Rektörlük için profesörlük yetmez, Cumhurbaşkanı’na bağlılık gerekir” anlayışı, üniversiteleri birer tekke ve tarikat karargâhına dönüştürdü. Öğrenciler susturuldu, hocalar sürüldü, özgür düşünce bastırıldı. Üniversiteler artık bilim değil, biat üretir hâle geldi.
Bu çürümenin etkisi sadece üniversitelerle sınırlı kalmadı.
Hangi avukat gerçek?
Hukuk fakülteleri her şehirde açıldı, hatta bazı şehirlerde iki üç tane birden. Eğitim kalitesi denetlenmeden, baraj uygulanmadan binlerce kişi mezun edildi. Bu fakültelerden çıkan sözde hukukçular, gerçek anlamda adaleti değil, siyaseti savundu. Barolar siyasallaştı, savunma hakkı bile iktidarın çizdiği çerçeveye hapsoldu.
Hangi savcı gerçek?
Savcılık makamı, giderek daha fazla siyasi etki altına girdi. Soruşturma açma ya da açmama kararı artık delile değil, pozisyona göre alınır oldu. Muhalif siyasetçilere, gazetecilere, sanatçılara, öğrencilere her gün yeni fezlekeler hazırlanırken; yolsuzluk dosyaları sessizlikle geçiştirildi. Adalet terazisinin bir kefesi boştur artık.
Hangi hâkim gerçek?
Bir ülkede hâkimler karar vermeden önce “yukarı”ya bakıyorsa, orada hukuk işlemez. Hâkimler ve savcılar kurulu, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay’daki atamaların tümü siyasi sadakat gözetilerek yapılıyor. AİHM kararlarının tanınmadığı, iç hukukun bile çiğnendiği bir düzende, yurttaşın adalet beklentisi tamamen tükenmiş durumda.
23 yıllık bu iktidarın sonunda Türkiye’nin geldiği nokta: her şeyin sahtesi, herkesin korku içinde yaşadığı, adaletin değil sadakatin hüküm sürdüğü bir ülke. Sağlıkta sistem çöktü, eğitimde kalite dibe vurdu, gençlik umudunu kaybetti, ekonomi yerle bir oldu. Halk işsiz, esnaf borçlu, emekli aç, gençler ülkeden kaçma derdinde. Ama sarayda ışıklar hiç sönmüyor.
Peki bu ülkede hâlâ gerçek olan ne kaldı?
Halkın öfkesi, çaresizliği ve direnme gücü. Çünkü hiçbir sahte düzen, sonsuza kadar ayakta kalamaz. Sahte belgelerle, sahte kimliklerle, sahte başarı öyküleriyle kurulmuş bu yapı elbet bir gün yıkılacak. Ve o gün geldiğinde, gerçek liyakat sahipleri, gerçek bilim insanları, gerçek hukukçular ve bu ülkeyi gerçekten sevenler yeniden söz sahibi olacak.
Bir ülkenin en tepesindeki ismin eğitim geçmişi bile kamuoyuna açıkça sunulamıyorsa, orada şeffaflık değil, kuşku hüküm sürer.
Bu kuşkunun büyüttüğü karanlık, ülkenin her alanına yayılır: hukuk zayıflar, liyakat erir, kurumlar işlevsizleşir. Sonuç? Elbette çöküş…
Ama bu çöküşün bir sorumlusu var ve bu halk, zamanı geldiğinde hem hesabını soracak hem de kendi onuruna yeniden sahip çıkacaktır.

Kommentare
…Kommentare werden geladen…