İnsan dediğin canlı, öyle durup dururken bozulmaz. Önce midesi boşalır, sonra evi, sonra umudu… En son da ruhu çöker. Hani derler ya, “açlık insanı yoldan çıkarır.” Doğrudur. Ama bu ülkede artık insanlar sürekli aç, sürekli işsiz, sürekli borçlu. Yoldan çıkmak şöyle dursun, yolun varlığından bile haberi kalmamış.
Bu öyle üç-beş yıllık bir mesele değil. Türkiye halkı, tam yirmi yılı aşkın süredir sistemli bir şekilde soyuluyor. Para alınmıyor sadece, akıl alınıyor, ahlak alınıyor, vicdan alınıyor. Geride ne mi kalıyor? Karnı aç, zihni uyuşmuş, her şeye razı hale gelmiş bir kitle.
Bu kitle, senin benim komşum. Mahallede birlikte büyüdüğümüz çocuk. Pazarda domates seçen teyze. Sabah beşte servis bekleyen işçi. Kimi “elhamdülillah geçiniyoruz” diyor, kimi kredi kartıyla markette “onay bekliyor.” Ama hiçbirinin gözüne umut bulaşmamış.
Peki bu halk böyle miydi?
Yoksulluğu Yönetmek AKP’nin En Başarılı Projesi
Bir ülkede iktidar halka refah veremiyorsa, çaresizliği alışkanlığa çevirir. AKP’nin yaptığı tam olarak budur. İnsanlar artık “açız” diyemiyor çünkü açlık normalleşti. Herkes suskun, herkes alışmış.
AKP ne yaptı? Üretim ekonomisini bitirdi, dışa bağımlılığı tavan yaptırdı, tarımı gömdü, hayvancılığı ithalata teslim etti. Yetmedi, üç beş kuruşla insanları sosyal yardımlara mahkûm etti. Sonra da bu yardımları bir lütuf gibi pazarladı. Yani önce yoksullaştırdı, sonra da kendi yoksulluğunu seçmene sattı.
Bugün biri çıkıp da “maaşımı yetiştiremiyorum” dediğinde, cevap hazır: “Şükret.” Yahu kardeşim, senin maaşını değil, haysiyetini çalmışlar. Ne şükrü?
Ahlaki Erozyon Haram Meşru, Helal Aptallık
Eskiden “çalıyor ama çalışıyor” denirdi. Şimdi “çalıyor ama bizden”e evrildi. Bu topraklarda bir dönem haramla helalin farkı netti. Bugün ise helal kazanan “enayi”, üç yerden maaş alan “akıllı” sayılıyor.
Yolsuzluk haberlerine bakan insanın ilk tepkisi artık “vah vah” değil, “bana da bir kapı çıkar mı?” olmuş. Çünkü sistem, halkı öyle bir kıvama getirdi ki; insanlar artık haksızlığı değil, dışlanmayı dert ediyor.
Siyasetçilerin villaları, çocuklarının off-shore hesapları, eş-dost kadrolaşmaları artık kimseyi şaşırtmıyor. Halk “yeter ki bize dokunmasın” diye susuyor. Bu suskunluk bir tevekkül değil, yorgunluk. Bu halk artık kendisini bile savunmaya mecali olmayan bir sessizliğe mahkûm edildi.
Eğitimle Değil, Sadaka Kültürüyle Yönetmek
Eğitimle kalkınmak isteyen bir ülke, üniversitelerini bilimle donatır. Biz ne yaptık? Üniversite sayısını arttırdık ama diplomayı değersizleştirdik. Bugün herhangi bir şehirdeki üniversite mezunu, KPSS’ye beşinci kez girip elenmiş, bir umut markette kasiyerlik kovalıyor. Torpil yoksa, sistem dışısın.
Ama aynı anda, dayısı olan bir çocuk bir kamu bankasında yönetici. Aynı anda, bir cemaat mensubu genç, sınavsız geçişle memur. Aynı anda, bir vekilin kuzeni üç maaşla devlete çökmüş. Bunlar tesadüf mü?
Hayır. Bu bir “niteliksizleştirme stratejisi.” Halk bilmesin, sorgulamasın, itiraz etmesin diye yıllardır yürütülen bir plan. Ülke sadece fakirleştirilmedi, akılsızlaştırıldı.
Çürüyen Sadece Cüzdan Değil, Karakter.
Bugün Türkiye’de biri çocuğuna “dürüst ol” dediğinde, çocuk içinden “peki ama aç kalırsak?” diye düşünüyorsa, orada çürüme başlamıştır. Dürüstlük zarar, yalakalık terfi sebebi olmuşsa, orada sistem yoktur. Ahlak kalmamış, yerini “çıkara göre şekillenen karakter” almıştır.
Mahallede herkes birbirine “nasıl torpil buldun?” diye soruyor. “Ne mezunusun?” değil. Çünkü artık önemli olan ne bildiğin değil, kimi tanıdığın. Bu, halkın karakterinin sistem eliyle törpülenmesidir.
Bu Halk Ne Zaman Susmayı Öğrendi?
Çürüme sessizlikle başlar. İlk önce bir haksızlığı görüp “aman bana dokunmasın” dersin. Sonra alışırsın. Sonra sen de çarkın bir dişlisi olursun. Bugün Türkiye’nin yaşadığı çürümenin temelinde bu var: Toplumsal suskunluk.
Halk uzun süredir yalnızca yoksul değil, aynı zamanda terk edilmiş durumda. Devletinden, adaletinden, geleceğinden umudunu kesmiş bir toplum var artık. İşin kötüsü, bu insanlar bir kurtuluş için artık kimseye inanmıyor.
İşte bu umutsuzluk, iktidarın en güçlü silahı oldu. İnsanları öyle bir noktaya getirdiler ki, artık kimse bir şeyin değişeceğine inanmıyor. Ve inancı kalmamış bir halk, her şeye razı olur.

Kommentare
…Kommentare werden geladen…