Türkiye Cumhuriyeti, yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda derin bir zihniyet mücadelesidir. Bugün geldiğimiz noktada, birçok insan “nasıl bu hale geldik?” diye soruyor. Aslında cevap çok da karmaşık değil. Bu ülkenin insan malzemesi ortada. Topuklu küfe uzaydan inmedi. Sağcı da buradan çıkıyor, solcu da. Cemaatçisi de, tarikatçısı da, Atatürkçüsü de. Aynı anne babadan çıkan kardeşler bile, iki zıt kutba savrulabiliyor. Çünkü bizi şekillendiren şey; çoğu zaman akıl değil, çevre, gelenek, din ve duygusal kodlarımız oluyor.
Yüzyıllar boyunca bu toplum, din ile zehirlendi. Sorgulama yerine itaat etmeye alıştırıldı. Cehalet kutsandı, bilgi ise şeytanlaştırıldı. Aklını kullanan “zındık” ilan edildi, susanlar ise “salih kul” sayıldı. Kimi zaman padişaha biat ettik, kimi zaman şeyhe, kimi zaman da şıha. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte büyük bir devrim yaşandı. Ancak bu devrim yalnızca fiziki değil, aynı zamanda zihinsel bir devrimdi. İşte burada Mustafa Kemal Atatürk devreye girdi. Toplumun derin uykusunu bozdu. İnsanlara düşünmeyi, aklı kullanmayı, kul değil birey olmayı öğretti. Ama alışkanlıklar kolay kolay değişmez. Hele bu alışkanlıklar yüzyıllık bir gelenekle kemikleşmişse, daha da zor olur.
Atatürk, laikliği sadece dinle devletin ayrılması olarak görmedi. Laiklik, insan olmanın temelidir onun felsefesinde. Çünkü bireyin kendi hayatını kendi aklıyla yönetebilmesi için önce özgür düşünceye sahip olması gerekir. Aksi takdirde bir ömrü bir şeyhe, bir liderin ağzına ya da bir cemaatin onayına bağlı yaşarsınız. Bugün geldiğimiz noktada, tüm toplumsal çöküşlerin, yolsuzlukların, hukuksuzlukların ve ahlaki yozlaşmanın temelinde bu zihinsel teslimiyet yatıyor.
Erdoğan, bu topraklardan çıkan bir sonuçtur. Sebep değildir. O, toplumun ruhundaki arızalı noktaların politik bir izdüşümüdür. Bu nedenle mücadele, yalnızca Erdoğan ile değil, Erdoğanlaşmış milyonlarla yapılmalıdır. Bu da çok zorlu bir mücadeledir. Çünkü karşımızda yalnızca bir iktidar değil; onunla özdeşleşmiş bir karakter yapısı vardır. Bu karakter yapısı; kibirli, kindar, eleştiriye kapalı, bilime mesafeli, geleneksel değerlere takıntılı, duygusal, kolay yönlendirilebilir ve kolay kandırılabilir bir toplum profili üretmiştir. Bunu tersine çevirmek, bir devrim meselesidir.
Çünkü siyasal İslam, bir rejim biçimi değildir sadece. Aynı zamanda bir insan tipi üretir. Bu insan tipi; kendini sorgulamaz, başkasını ötekileştirir, hakikati liderinin sözünde arar ve kendi acziyetini “kader” diye açıklar. Bu nedenle siyasal İslam’la mücadele, sadece siyasi bir mücadele değil, aynı zamanda antropolojik bir savaştır. Toplumu yeniden yoğurmak gerekir. Ve bu, eğitimle mümkündür.
Ancak eğitim de yalnızca okullarda olmaz. Aileden başlar, mahallede şekillenir, medyada pekişir. Bugün televizyonlarda reyting rekorları kıran programlara bakıldığında, magazin, entrika, aşağılık ilişkiler… Hiçbirinin amacı bireyin bilincini yükseltmek değil. Çünkü bilinçli birey; yönetilemez. Sorgular. Bu da iktidarların istemediği bir şeydir. O yüzden her dönem “itaat eden”, “inanmayı sorgulamayan”, “dini referansla yaşayan” bir kitle yaratmak temel strateji olmuştur.
Ve ne yazık ki bu toplumun büyük çoğunluğu, akşamdan sabaha değişmeyecek. Çünkü akşamdan sabaha ahlak inşa edilemez. Ahlak; yalnızca “yalan söyleme, çalma” gibi bireysel öğretilerle oluşmaz. Toplumun adalet sisteminden tut, eğitim müfredatına; medyasından rol modellerine kadar her şeyin bütüncül olarak değişmesi gerekir. Yoksa çürümüş sistem, içinde ne kadar “iyi insan” barındırsa da, o insanları ya öğütecek ya da susturacaktır.
Ancak enseyi karartmamak gerekir. Çünkü mücadele, hiçbir zaman kısa vadeli değildir. Bugün bir kıvılcım yakan bir nesil, belki meyvesini bir sonraki kuşakta görecektir. Nitekim Atatürk de devrimlerini bir günde yapmadı. Yıllar süren savaşlar, direnişler, yenilgiler, ihanetler, yalnızlıklar yaşadı. Ama sonunda bir Cumhuriyet kurdu. Görevimiz, bu mirası sadece savunmak değil, yeniden inşa etmektir. Çünkü artık varlık-yokluk noktasındayız. Ya kendimizi yeniden tanımlar ve ayağa kalkarız, ya da tarih sahnesinden yavaş yavaş siliniriz.
Bizi yok eden şey yalnızca ekonomik krizler, dış mihraklar, Erdoğanlar değildir. Asıl düşman, içimizdedir: cehalet, korkaklık, kolaycılık, tembellik, çıkarcılık… Bunlarla yüzleşmeden hiçbir devrim tam anlamıyla başarılı olamaz.
Bir toplumun kalitesi, liderlerinden çok halkının ortalamasına bakılarak ölçülür. Eğer ortalamamız düşükse, o zaman liderler de ona göre şekillenir. Bugün içi boş sloganlara alkış tutan, yolsuzluklara kör kalan, gerçeği görse bile “bana dokunmayan yılan” diyen bir toplumdayız. Bu döngüyü kırmak zorundayız.
Çünkü her toplum, hak ettiği gibi yönetilir. Ama bu kader değildir. Kader diye dayatılan şey, aslında vazgeçtiğimiz mücadelelerin sonucudur.

Kommentare
…Kommentare werden geladen…