İki kişiden biri hanzo.
İki kişiden biri NATO kafa.
İki kişiden biri zeka özürlü.
İki kişiden biri zır cahil.
İki kişiden biri sürekli aldanıyor.
İki kişiden biri bildiğin mal.
İki kişiden biri ne olduğunu bilmiyor.
İki kişiden biri diğerine hep yük.
İki kişiden biri bozuk tohum.
Ve bu oranlar öyle istisnai değil, neredeyse her sokakta, her apartmanda, her seçim sandığında karşımıza çıkıyor. Bu toplumda yaşamak, sağduyulu, düşünen, sorgulayan biri için giderek daha fazla yük, daha fazla yorgunluk demek. Çünkü bu toplumun çoğunluğu, maalesef aklı ve vicdanı felce uğramış bir kalabalık olarak yaşıyor.
Her iki kişiden biri, cehaletiyle övünüyor; diploması varsa bile düşüncesi yok. Liyakatin yerini torpilin, merakın yerini dedikodunun aldığı bir düzende büyümüş. Üretmeyi değil, tüketmeyi seviyor. Okumuyor, anlamıyor, analiz etmiyor ama fikri var. Hem de her konuda.
Toplumun yarısı bozuk tohum, çünkü bu tohumlar, özenle değil, rastgele ve zehirli tarlalara saçılmış. Ahlaki değerler, dürüstlük, adalet gibi temel kavramlar, bu zihinlerde “enayi işi” olarak kodlanmış. Kurnazlık, uyanıklık, çakallık bir meziyet gibi yüceltilmiş.
İki kişiden biri ne olduğunu bilmiyor. Kimliksiz. Bir fikri yok, sadece aidiyet arıyor. Kendisini bir yere ait hissetmek için gerekirse her yalana sarılıyor. Tarikatlara, cemaatlere, mafya liderlerine, sosyal medya şovmenlerine tapınır gibi bağlanıyor. Onlara göre düşünmek, onlar adına yaşamak, hayatın “zor” taraflarından kaçmak demek çünkü.
Bu toplumun yarısı sürekli aldanıyor. Her seçimde, her krizde, her felakette aynı kişiler tarafından kandırılıyor ama bir kere olsun durup “Ben nerede hata yaptım?” demiyor. Çünkü özeleştiri yapmak, zihin konforunu bozar. Bunun yerine suçu hep dış güçlere, iç mihraklara, “yukarıdakilere” atar.
İki kişiden biri zeka özürlü demek, sadece IQ testiyle ilgili bir mesele değil. Bu, aklı kullanmama tercihiyle ilgili. En temel mantık zincirlerini bile kuramayan, üç adım sonrasını göremeyen bir yığın insanın içinde yaşıyoruz. Duygularıyla yönlendirilen, aklına zincir vurulmuş bir toplum bu.
Zır cahillik ise sadece okumamakla ilgili değil. Bilmek istememekle ilgili. Öğrenmeyi tehdit olarak gören, farklı fikirlere düşman, soru sorana saldıran bir zihin yapısı bu. Kitap okuyanı “boş işlerle uğraşıyor” diye küçümseyen, bilimi “din düşmanı” sanan, tarihi “hikâye” zanneden insanlar ordusu.
Ve hanzo Müllerler… Avrupa’ya gitmiş ama Avrupa’dan sadece arabayı, ayakkabıyı, çantasını getirmiş. Ne yaşam kültürünü almış, ne düşünme biçimini. Almanya’da kaldırım süpürürken bile saat gibi çalışıyor ama memlekete gelince krallık taslıyor. Kadını ezmekte, gürültü çıkarmakta, sıraya girmemekte özgürlük arıyor.
NATO kafa dediklerimiz ise her şeyin dışarıdan geldiğine inanan, kendi aklını rafa kaldırmış güruh. ABD dedi mi diz çöker, Batı dedi mi alkışlar. Ama bu yüceltme, gerçek Batı’nın değerleriyle değil, bir kompleksin dışavurumuyla ilgilidir. Kendi kültürüne, tarihine, değerlerine düşman, her ithali kutsal sayan bu zihniyet, emperyalizmin içimizdeki gönüllü ajanları gibidir.
İki kişiden biri diğerine yük. Hayatın her alanında. İş yerinde, trafikte, toplumsal hayatta… Tembel, şikayetçi, çözüm üretmeyen ama hep hak isteyen bir tavır. Kendi sorumluluklarını bile başkasına yıkmaya alışmış bu insanlar, yaşadıkları tüm sorunların sebebini hep dışarıda arıyor.
Peki, bu tablo değişebilir mi?
İmkânsız değil.
Ama kolay da değil.
Çünkü bu zihniyet yapısı, sadece bireyleri değil, tüm kurumları, tüm ilişkileri zehirlemiş durumda. Eğitim sistemi, medya düzeni, aile yapısı… Her şey bu çarpık zihniyeti yeniden üretmek üzerine kurulmuş.
Bu ülkenin en büyük sorunu ne ekonomi ne siyaset. Bu ülkenin esas sorunu, insan kalitesidir. Kalitesiz bir insan topluluğu, hangi rejimde yaşarsa yaşasın, hangi lideri başa getirirse getirsin, kendi çöküşünü hızlandırır. Çünkü vasat insan, vasat düzeni doğurur.
Çözüm?
Az ama kararlı bir azınlık…
Sorgulayan, mücadele eden, yılmayan…
Kendini kurtaran değil, çevresine ışık tutan…
Eğitimle, sanatla, bilimle, düşünceyle…
Gerçekten aydın olan, gerçekten iyi olan…
Toplumun yarısı hâlâ kurtarılabilir. Ama önce diğer yarısıyla hesaplaşmak gerekir. Bu hesaplaşma ne bir savaşla ne bir darbe ile olur. Bu, bir bilinç devrimiyle mümkündür. Kendini kurtaracak olanlar, önce etrafına ayna tutacak cesareti bulmalıdır.
Çünkü iki kişiden biri, senin gibi düşünmüyor olabilir.
Ama belki ikisi de, senin gibi birini bekliyordur.

Kommentare
…Kommentare werden geladen…