Türkiye, binlerce yıllık devlet geleneğine sahip, kültürel çeşitliliğiyle güçlü bir coğrafyada varlığını sürdüren bir ülkedir. Bu topraklarda, çağdaş bir cumhuriyetin temelleri akılla, bilimle, hukukla ve halk iradesiyle atıldı. Ancak bugün geldiğimiz noktada bu ilkelerin yerini din temelli söylemler, mezhepçi dayatmalar ve siyasi iktidarın dinsel propagandaları almış durumda. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı Cuma hutbeleri, artık sadece dini değil, siyasi bir içerikle sunuluyor. Devletin resmi ideolojisi, camilerde halka okunur hale geldi. Oysa Türkiye, Cuma hutbeleriyle yönetilemez; çünkü bu ülkenin sorunları duayla, nasihatle değil; liyakatle, şeffaflıkla, hesap verilebilirlikle çözülür.

Cumhuriyet, ümmet anlayışına değil; yurttaşlık bilincine dayanır. Atatürk ve arkadaşları, yıkılan bir imparatorluğun ardından halk egemenliğini esas alan bir sistem kurdular. Bu sistemin temel direği laikliktir. Laiklik, sadece dinle devletin ayrılması değil; bireyin özgürleşmesidir. Devletin din adına konuşmaması, vatandaşın inançlarını özgürce yaşamasının garantisidir. Bugün Diyanet’in hazırladığı hutbelerde bu özgürlük değil; itaate çağrı, sabır tavsiyesi, biat kültürü öne çıkıyor. Her hafta milyonlarca yurttaşın kulağına “sorgulama, razı ol, bekle” mesajı fısıldanıyor.

İktidar, camileri halka değil, kendi bekasına hizmet ettiriyor. Diyanet, siyasi ajandanın taşeronluğunu yapıyor. Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz, işsizlik, adaletsizlik, kadın cinayetleri, genç işsizliği, tarımın çöküşü gibi temel sorunlara dair hutbelerde tek kelime yer almıyor. Ancak “itaat edin”, “aileye boyun eğin”, “sabredin” gibi içi boş telkinler bolca yer alıyor. Yoksul halka sabrı, zengin yandaşlara lüksü öğütleyen bir anlayış, dinin özünü de, ahlaki değerleri de yozlaştırıyor.

Camiler siyasetin propaganda merkezine dönüştürülüyor. Diyanet’in yayınladığı metinlerde muhalefete, farklı fikirlere, eleştiriye yer yok. İktidarın istediği toplum modeli dayatılıyor. Bu durum sadece laiklik ilkesine değil, İslam’ın evrensel adalet anlayışına da terstir. Çünkü adalet, sadece sandıkta değil; adil vergide, eğitimde fırsat eşitliğinde, hukuk önünde eşitlikte yaşanır. Cuma hutbeleriyle bu adaletsizlikler perdelemek, hem dine hem topluma ihanettir.

Türkiye çok inançlı bir ülkedir. Aleviler, Şiiler, Sünniler, Hristiyanlar, Yahudiler ve inançsızlar bu toprakların eşit yurttaşlarıdır. Diyanet’in sadece Sünni-Hanefi bakış açısıyla tek tip din anlayışını topluma dayatması, diğer inanç gruplarını yok saymak anlamına gelir. Devletin görevi, dini değil; hak ve özgürlükleri korumaktır. Din dayatan bir devlet anlayışı, toplumsal barışı da, anayasal düzeni de dinamitlemektedir.

AKP iktidarı, dini araçsallaştırarak kendi iktidarını tahkim etmeye çalışıyor. Diyanet’e ayrılan milyarlarca liralık bütçeler, halka değil, sarayın ideolojik ihtiyaçlarına hizmet ediyor. Devletin tüm kurumlarında olduğu gibi, Diyanet de partizanlaştırılmış durumda. Camiler halkın ortak mekânı olmaktan çıkıp, iktidarın propaganda alanına dönüşüyor. Bu, hem dini yozlaştırıyor hem toplumsal kutuplaşmayı derinleştiriyor. Siyasi iktidar, dini istismar ederek halkı yönetmeye, muhalefeti bastırmaya, gençleri baskılamaya çalışıyor.

Oysa Türkiye’nin gerçek gündemi yoksulluktur, adaletsizliktir, liyakatsizliktir. Yüz binlerce genç işsizken, halk açlık sınırının altında yaşarken, tarım çökmüş, sanayi üretimi durmuşken, camilerde yalnızca “sabredin” demek halkla alay etmektir. Bu anlayışla yönetilen bir ülkenin refah içinde olması, bilim ve teknoloji üretmesi, dünyada söz sahibi olması mümkün değildir.

Genç kuşaklar bu gerçeğin farkında. Z kuşağı, inançlı bile olsa, dinin siyasallaşmasından rahatsız. Dindar gençler bile Cuma hutbelerinde kendilerine değil, iktidara hizmet eden söylemleri gördükçe uzaklaşıyor. Bu durum inancı aşındırmakla kalmıyor, genç kuşaklarla devlet arasındaki bağı da koparıyor. Dine saygı, onu siyasetin kulu yaparak değil; onu siyasetten koruyarak sağlanır.

Cuma hutbeleri, topluma ahlak ve değer kazandırmak için vardır; siyasi emirname okumak için değil. Camiler halkın sığınağı olmalı; iktidarın kalesi değil. İktidar, halkın yaşadığı sorunlara kör ve sağır kaldıkça, her şeyi dini söylemlerle örtmeye çalıştıkça, meşruiyetini yitirir. Çünkü bir iktidarın gücü, kaç camide propaganda yaptırabildiğiyle değil; kaç yurttaşın gönlüne adaletle, vicdanla girebildiğiyle ölçülür.

Türkiye’nin geleceği, hutbelerle değil; özgür düşünceyle, bilimle, liyakatle, adaletle şekillenmelidir. Bu ülke, geçmişte olduğu gibi bugün de aydınlık bir yolun eşiğindedir. Yeter ki halk, aklına ve iradesine sahip çıksın. Cuma hutbeleriyle değil, halkın ortak aklıyla, anayasal düzende, laik bir cumhuriyetle yürüyelim.