Eşi vefat etmiş bir dul kadın olabilir.

Hiç evlenmemiş ya da evlenip boşanmış biri olabilir.

Flört eder, sever, terk eder ya da edilmiştir.

Anne olur ya da olmamayı seçer. Bu bir eksiklik değil, tercihtir.

Mini etek giyer. Omzu açıkta kalır. Dudağını kırmızıya boyar.

Gece dışarı çıkar. Sabah tek başına koşuya gider.

Yalnız tatile çıkar. Günlerce evine kapanır.

Çalışır, üretir, kazanır.

Evde kalıp huzuru seçer, temizlik yapar, çiçek sular.

Ya da hiçbir şey yapmaz. Dinlenmek ister sadece.

Denize girer. Mayo giyer, güneşe uzanır.

Kitap okur, müzik dinler, yalnız kalmak ister.

Bazen kalabalığa karışır, dans eder, güler, eğlenir.

Ve bütün bunları yaparken kimsenin onayını almaz.

Kimsenin lafı, bakışı, niyeti; onun yaşamına yön veremez.

Kadın, sizin sandığınız gibi edilgen bir varlık değildir.

Karar verir, seçer, dener, yanılır, yeniden başlar.

Kıyafet üzerinden karakter ölçen, saat üzerinden namus sorgulayan,

susarsa “uslu”, konuşursa “azgın” diyen zihniyet…

O zihniyet, sadece çürümüşlük üretir.

Etek giydi diye kadına “aranıyor” gözüyle bakan kişi,

sorun o etekte değil, o bakışta.

Hayatını didikleyen, her adımını sorgulayan akraba,

eleştirinin arkasına gizlenmiş bir baskı mekanizmasıdır.

Susturulmalı.

Akşam geç geldi diye pencereden izleyip fısıldaşan komşu,

neyle meşgul olduğuna değil, neyle boş kaldığına bakmalı.

Denizde gözünü kadının üzerinden alamayan adam,

kadına değil, kendine çeki düzen vermeli.

Toplu taşımada şoför yanına oturdu diye kadına bakan,

markette kadın kasiyer yerine erkeğe yöneldi diye dudak büken…

Bütün bu küçük hesaplar, büyük çürümüşlüğün işaretidir.

“Artık seninle olmak istemiyorum” diyen kadına hâlâ hak iddia eden biri varsa,

o kişi sevmeyi değil, sahiplenmeyi öğrenmiştir.

Ve sahiplenme, sevginin karanlık yüzüdür.

“Çocuk yapmıyorum” dediğinde kadını yargılayan,

kadının varlığını doğurmaya indirgeyen herkes,

kendisini sorgulamalı.

Kadının işi, erkeğin işi diye roller biçenlere gelince…

Çamaşır yıkamak, çivi çakmak, araba sürmek, masa taşımak…

Hiçbiri cinsiyetle sınırlı değil.

Sınırlı olan, hâlâ bu ayrımı yapanların aklı.

Kadın, bazen bir anne, bazen bir eş, bazen bir dost olur.

Bazen hiçbiri olmaz.

Ama her zaman bir bireydir.

Kendi seçimleriyle vardır.

Kendi diliyle konuşur.

Kendi sınırlarını çizer.

Toplum, kadına dayattığı bütün o rollerle artık yorgun.

Ve kadınlar, bu yorgunluğu sırtlanmak zorunda değil.

Yargılayan, denetleyen, yönlendiren bakışlar için kötü haber şu:

Kadın, artık kendini saklamayacak.

Hayatını kıstırmayacak.

Gölgelere sığınmayacak.

Ve kimse için susmayacak.

Kadın “hayır” dediğinde, sınır çizilmiştir.

Kadın yalnız yaşamak istediğinde, huzuru seçmiştir.

Kadın çocuk istemediğinde, bir tercih ortaya koymuştur.

Bunların hiçbiri açıklama gerektirmez.

Kadınlar, sadece kendileri için değil,

gelecek nesiller için de bu duvarları yıkıyor.

Korkusuzca, cesurca, kararlılıkla.

Kendi hayatını kuran, kendi yolunu çizen her kadın,

daha adil bir dünya kurmak için tuğla koymakta.

Bu çağda kadına biçilen eski kalıplar işlemiyor.

Esas olan, saygı.

Esas olan, eşitlik.

Esas olan, özgürlük.

Ve kadınlar, bu üç kelimenin altına imza atıyor.

Geri dönüş yok.