2 Eylül 1945 tarihi; 2. Dünya Savaşı’nın sona erdiği gündür.

O tarihte ABD Başkanı Franklin Roosevelt’tir.

Kendisine; Japonya’nın teslim olduğu ve savaşın sona erdiği haberi verildiğinde ilk kurduğu tümce şöyle geçmiştir Dünya Siyaset Tarihi’n

„Şu andan başlayarak dünyada Dolar’ın savaşını başlatıyoruz. “

ABD’nin o gün duyurduğu bu savaşı; 80 yıl, 11 ay ve 27 gündür sürüyor.

Dolar tüm dünyada bu savaşı kazanana değin de sürecek gibi görünüyor.

7 Ocak 1946 tarihi; Türkiye’de, o tarihe kadar egemen olan tek parti sistemden, DP – Demokrat Parti’nin kurulması ve aynı yıl genel seçimlere katılmasıyla başlayan, çok partili sisteme geçilen tarihtir.

Bu sistem; bir ABD ve paydaşlarının projesi olarak kurulan AKP’nin genel seçimleri kazanarak ülke yönetimini ele geçirdiği tarih olan 3 Kasım 2002 tarihine değin, kesintilerle de olsa, uygulanan sistemin adıdır.

3 Kasım 2002 tarihinden bu yana, Türkiye, 22 yıl 11 ay ve 1 gündür, yeniden, tek partili sistemle yönetiliyor.

Çok partili ve katılımcı demokratik seçim AKP tarafından ilga edilmiştir.

Bu; yasalar önünde, gözlere soka soka, işlenen bir suçtur.

Bu suçun bir karşılığı olmalıdır.

Ancak; AKP ve onun genel başkanı, partiyi kuran ve onu ülkenin başbakanı ve daha sonraki yıllarda cumhurbaşkanı yapan proje sahiplerinden aldığı komutla, ülkede tüm kurumları ve bu kurumlarda görev yapanları ele geçirmiştir.

Türkiye’nin kurumları ve bu kurumlarda görev yapanlar o ne derse ve nasıl isterse öyle işlev görmektedirler.

Ülkeyi yöneten tek parti ve onun başındaki tek adam; ondan öyle istendiği için, anayasasında laik, demokrat, sosyal ve hukuk devleti olarak yer alan ve bu durumunu değiştirilemeyeceği, değiştirilmesi önerisin yapılamayacağı dibacede yer alan ülkenin bu özelliklerini de tartışmaya açmıştır.

30 Ağustos 2025 günü, Anıtkabir’de atılan „Ümmetin umudu Recep Tayyip Erdoğan! “sloganının altında yatan gerçek budur.

CHP’nin ve ona destek veren siyaset kurumlarının, sivil toplum örgütlerinin, özel ve tüzel kişilerin verdikleri savaşım; bu tek parti ve tek adam yönetimine karşı olan savaşımdır.

Bu savaşım başarıya ulaşmak zorundadır.

Başarısızlık; sonucu varsayılamayacak denli olumsuzluklara neden olacaktır.

Türkiye'de; 1950‘den bu yana siyaset tarihi, ülke içinde siyasi hesapları olan dış güçler ve onların siyasi çıkarlarıyla kişisel çıkarlarını birleştiren işbirlikçilerinin birlikte ülke yönetimini biçimlendirme tarihidir.

Ülke üzerinde siyasi hesapları olan, hangi birleşik devletler ve birlikler olduklarını çok iyi bildiğimiz bu güçler; 102 yıldır kendileriyle işbirliği yapacak gafil, sapkın ve hatta hain bulmakta hiç zorlanmadılar.

İşleri sarpa sardığında da, neredeyse her on yılda bir askerleri devreye soktular ve siyaset istedikleri biçimi alana değin onlarla işbirliği yaptılar.

Askerlere gerek kalmadığında da ülke yönetimine istedikleri ve zorlanmadan işbirliği yapabilecekleri siyaset insanlarını ve partileri getirdiler iş başına.

O işbirlikçi partiler; ülkenin tüm kurumlarının başına, yine o birleşik devletlerin ya da birliklerin işaret ettikleri adları getirdiler.

Cumhuriyetin son 75 yılına değin, dış destekle iktidara gelen partilerle ve bu yetmediği durumlarda dışarıdan desteklenen darbelerle şekillendirdiler siyaseti.

İktidarların neredeyse tamamı bir şekilde bu çarkın içinde yer aldılar.

Birleşik devletlerin ya da birliklerin onayını almamış ne bir başbakan gördü Türkiye ne de genel kurmay başkanı.

Hem görsel hem yazılı basında da aynı oyun sergilendi.

Bu gerçeği görüp ona göre siyaset geliştiren, güçlü bir muhalefet de olmadı 1950‘den bun yana ülkemizde.

Tarikatları güçlendirerek halkın büyük çoğunluğunu uyuşturanlar da onlardır.

CHP ‘den başlayarak, bugünün AKP’sine değin siyasi partilerin genel başkanı olacak adları da onlar belirlediler.

Birleşik devletlerin ya da birliğin suyuna gitmeyen parti genel başkanlarının başına pişmiş tavuğun başına gelenlerden daha da beteri geldi.

MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’ten sonra partiye genel başkan olan ada ilişkin savları Sağır Sultan duydu.

Bülent Ecevit’in CHP Genel Başkanlığına gelişinden bugüne parti sürekli çalkalandı.

Parti içinden partiler çıkardılar birleşik devletler ve birlikler.

Genel Başkan Deniz Baykal'ın AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’la kurduğu ilişki,

Muharrem İnce'nin Memleket Partisi akıllardadır.

Altılı Masa tiyatrosunu, bu tiyatronun başrol oyuncularını, cumhurbaşkanlığına aday olanların kendilerini satışa çıkarışlarını çok yakın geçmişimizde yaşadık.

Birleşik devletlerin ya da birliklerin Türkiye'deki çıkarlarını savunan işbirlikçi yönetimler ne zaman darda kalsalar, muhalefet görünümlü bir kişi ya da ekip, kimi zaman kişisel bir çıkar, kimi zaman kurulan bir tuzaktan kurtulmak, kimi zaman verilen bir görevi yerine getirmek, çoğu zamansa ideolojik yoldaşlıkla yardıma koştular.

Çok zorda kaldıklarında da muhalefeti; içlerine Truva Atlarını sokarak, sol, sosyaldemokrat, ırkçı, dindar, Türk, Kürt diye bölerek, parçalayarak, etkisizleştirerek sonuç aldılar.

Ülke, cumhuriyet tarihinin en güç dönemecini yaşıyor.

Buradan çıkılamazsa; Türkiye, uzun yıllar sürecek, zifiri karanlığa sürüklenir.

Kişisel çıkarlarını düşünen tüzel ve özel kişiler yaşanacak her türlü olumsuzluğun işbirlikçisi olurlar. Bunun adı ihanettir, vatana ihanettir.

Bu kuşatmayla savaşım ülkeyi ve yurttaşlarımızı tüm bu olumsuzluklardan kurtarmak anlamındadır.

Yeni bir Türkiye, bir ve bütün bir ulus; ancak, bu savaşımı göze almakla gerçekleşir.

Yapabilir miyiz?

Evet!

Yaparız…

19 Mayıs 1919 günü başlattığımız Kurtuluş Savaşı’mızda koşullar çok daha kötüydüler.

O durum ve koşullarda hangi güçle yaptıysak, o güçle…

O gücü nereden alacağımızı kim söylemişti bize?