Almanya siyasi birliğini kurduğu 1870'li yıllarda sonraları da yakasını bırakmayan önemli bir illetin elindeydi:
“Irkçılık...”
Irkçılık düşüncesi gittikçe Almanya’da yayılıyor, bu hastalığın etkisiyle kendi ülkesine, yurttaşlarına ve dünyaya değişik bir çehreyle bakan ırkçı bir Alman görüntüsü ortaya çıkıyordu. Bu düşüncenin Almanya’da yayılmasında etkili olan en önemli kişi ise Joseph Arthur Gobineau’ydu.
Gobineou, düşünceleriyle yalnız o yüzyılı değil, son-raki yüzyılı da etkileyen birisi oldu. O bir Fransız’dı... Halk kültürlerini araştırmaya meraklıydı. Bu merakı onu oradan oraya sürüklemiş; pek çok kıtada çok sayıda toplumlarla tanışma olanağı bulmuş; gittiği her yerde edindiği bilgi ve deneyimleri özenle not etmişti. O, bu toplulukların davranış farklılıklarını gördükçe ve araştırıp öğrendikçe, şaşkınlıklar içinde kalıyordu. İnsanlar derilerine bakıldığında renk renkti. Ne beyazı siyaha, ne siyahı başka bir renge benzetmek olanaklıydı. O süreç içinde bu renklerin yalnız beden özelliklerinin değil, insan davranışlarının, kişilik özelliklerinin, hatta ahlaklarının bile birbirlerine benzemediğini düşünüyordu. Gittiği yerlerde insan kemikleri topluyor, onları gruplandırıyor, bunlardan bir sonuç çıkarmaya çalışıyordu. Yaptığı araştırmalarının sonuçlarını “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine” / (Essai sur I’lnegalite des Races Humaines) adlı bir kitabında kaleme aldı. Bu yapıtında o, ırkları dört ayrı grupta topluyordu: Beyaz, Sarı, Kırmızı, Siyah ırk... Bunlar, dünyada var olan ve her biri hem fizyolojik hem de sosyal antropolojik yönden incelenebilecek kategorileri oluşturuyordu. Toplumların gelişiminde ya da uygarlıkların yaratılışında bu ırkların katkısı ne olmuştu? Yetenekler ırklara göre değişiyor muydu? Ne oluyordu da toplumlar günü geldiğinde bir çözülüyor ve bir çöküşe sürükleniyorlardı? Din mi; ahlak eksikliği mi ya da ekonomik dengelerin bozulması mıydı çöküşü yaratan etkenler? Ancak bunların hiç birisi gerçek neden olamazdı ona göre. Kimi top-lumlar, o denli dinsel tutuculuk içindeydiler ki örneğin; Mek-sikalı yerliler, Tanrıları için insan bile kurban ediyorlardı. Normalde tutuculuk kötü şeyse ve bir toplumu yok edebili-yorsa, her toplum için bu kaçınılmaz bir son muydu? Tutum-suzluk, yani aşırı israf çöküşün nedeni olsa bu önce Romayı yıkardı. Hatta Yunanlılar, Venedikliler, Persler ve İngilizler de aşırı tüketim yapan toplumlardı. Ahlaksız bir düzeni yaşadıkları halde, çözülmeyen toplumlar da vardı: Örneğin; Romalılar insan katletmekten çekinmiyorlardı. Pek çok toplum, dinsiz bir yaşam sürmüştü ve tanrı inancını reddetmişti. Yine pek çok kavimde örneğin; Fenikeliler’de ve Ispartalılar’da hırsızlık ve yalancılık ahlaksızlık sayılmazdı. Bu toplumları bu kötü davranışlar yıkamamıştı. Pek çok toplum ise dinsel ve ahlaksal yönden çok güçlü bünyeye sahip olmalarına rağmen, yıkılıp gitmişlerdi. Demek ki ekonomik güç, ahlak, din ya da tutuculuk bir toplumu ne ayakta tutmak ne de yıkmak için yeterli etkenler olurdu... Hatta hükümetlerin iyi oluşu ya da kötü oluşu da...
Bu durumda şunu sorgulamak gerekiyordu: Toplum-ları yücelten ya da çökerten temel etken hangisiydi?
Bu sorunun yanıtını Gobineou, “ırk” olarak vermek-teydi. Bir toplumu yücelten şey ırkının saflığı, yıkılışını körükleyen şey ise ırksal özelliğini yitirmesiydi. Bir ırkın damarlarında dolaşan kanın, en saf haliyle bulunması şarttı; yoksa özelliğini yitirmiş bir kan, sulandırılmış süt gibiydi, yani özelliğini yitirirdi. Bir ırka başka ırklar katılırsa, ırk melezleşirdi. Melezleşen bir ırkın damarlarında ise artık adını aldığı kavmin kanı dolaşmazdı. Böyle bir uygarlık zaman içinde adım adım çökerdi. Öyleyse var olmayı ve yükselmeyi ülkü edinen toplumların yapması gereken şey çok netti: Saf ırk özelliğini korumak... O, bu anlatımın özünde sanki bir söylemi sloganlaştırıyordu: “Saf ırk yüceltir ve yükseltir; melez ırk ise süründürür ve yok eder”...
Artık toplumlar, güçlü olmak ve ayakta kalmak isti-yorlarsa, saf ırklarını korumalıydılar. Tarihsel örnekler üze-rinde duran Gobineou’ya göre, başka bir ırkın istilasına uğra-yarak, onun egemenliği altına girmiş olan toplumlar, ırksal özelliklerini koruyabildiklerinde, uygarlıklarını da sürdüre-bilmişlerdi. Melezleşen her ırk yok olmaya mahkûmdu; çünkü melezleşmek demek, soysuzlaşmak demekti. Uzun süre varlıklarını sürdüren uygarlıkların pek çoğu, belli bir süre sonra yıkılışa gitmişlerse, bunun temel nedeni ona göre, ırkın melezleşmesiydi.
Ne var ki onun derdi bundan çok daha ötede bir şeydi. O, bu aşamadan sonra asıl sorusunu ileri sürüyordu:
İnsan ırkları eşit miydi?
Hayır... Ne denli saf olursa olsunlar, ırklar arasında eşitsizlik vardı. Nasıl ki doğada iyinin iyisi, güzelin güzeli olduğu gibi; ırkların da iyisi ve iyi olmayanı vardı. Bu du-rumda ırklar aşağı ırklar ve üstün ırklar olarak ayırılabilirdi. Kimi ırklar ilerleme ve gelişmeye eğimliydiler; kimisi de de-ğillerdi.
O halde, şunu sormak gerekiyordu:
Uygarlığın oluşumunda en çok katkısı olan uygarlık hangisiydi?
Üstün ırk...
Bu yalnızca üstün ırkların başarabileceği bir şeydi. Ye-tenekleri ve yaratıcılıkları sınırlı ırkların buna katkısı olamaz-dı. Bunun kanıtı da o yüzyılda bile hala ilkel toplulukların oluşuydu. Binlerce yıldan beri var olmaları, onları ilkellikten kurtarıp, uygarlık yaratacak bir düzeye getirmemişti. Demek ki onların ırk özellikleri uygarlık üretmeye uygun değildi. Bunun nedeni coğrafyanın verimliliği ya da kıraçlığı olamaz-dı. Üstün ırk yoktan var ediyor, aşağı ırk ise var olanı yok ediyordu. Amerika Kıtası çok verimli bir coğrafyaya sahipti; ancak yerli ırk, Güney Amerika’daki Mayalar ve İnkalar dı-şında, hiç bir uygarlık yaratamamış, ilkel olarak kalmışlardı. Bir ırk gidip, bir yeri bayındır hale getirirken, başka bir ırk, aynı coğrafya üzerinde başka ırkların yarattığı gelişkin uygar-lıkları da yok edebiliyordu.
Ona göre, insanlık tarihinin başlarında üç ayrı ırk var-dı: Beyaz, sarı ve siyah... Bunlar saf ırklardı. Zaman içinde bunların karışmasıyla başka ırklar ortaya çıkmıştı: Kırmızı ırk... Bu ırkların içinde de en yaratıcı olanı beyaz ırktı. Bu ırk, saf haldeyken büyük mucizeler yaratmıştı; ancak başka ırklarla karışıp özelliğini yitirdiği coğrafyalarda, yaratıcılığını da yitirmişti. Ona göre, bu gidiş bir felaketti; çünkü ırklar, gittikçe karışıyor ve özelliklerini yitiriyordu. Hele ki beyaz ırkın melezleşmeye başlaması tam bir felaketti... Artık, karışarak bozulmaya yüz tutmuş ırkları, bu karışmaktan kurtarıp, doğal haline çevirmek olanağı neredeyse kalmamıştı. Bu süreç, gittikçe bozuluşu besliyordu. Bunun sonucunda ise artık, insanlar güzelliklerini yitirecek; zekâlarını bozacaklardı. İnsanların çizgileri, biçimleri, hatta gelenekleri ve görenekleri de bu karışma nedeniyle birbirlerine benzeyeceklerdi. O, yapıtını şöyle bitiriyordu:
-“Artık, uluslar, bataklıkların su birikintilerinde geviş getiren mandalar gibi bundan sonra uyuşuk bir hayat sürmek zorunda kalacaklardır…”
Olay burada tabii ki durmadı. Onu izleyen başkaları da çıktı. Örneğin bir İngiliz olan Houston Chamberlain... Ona göre uygarlık Grek, Roma, Yahudi ve Alman uygarlıklarının birleşiminden oluşmuştu. 19. yüzyıl uygarlığını yücelten ise Almanlar’dı, Ancak o, Gobineou gibi ırkların karışmasından ürkmüyor, belki de bunun daha güçlü yeni ırklar yaratmak için bir fırsat olduğunu düşünüyordu...
Almanya yeni kurulduğunda biri Fransız, öteki de İn-giliz olan iki ırkçı yazarın Alman ırkını övmesinden son dere-ce hoşlanmıştı. Pek çok Alman, gururlarının okşanmasından mutluydu. Bir Alman birliğine bu duyular üzerinden pekâlâ gidilebilirdi. Bu atmosferin etkisiyle Almanya’nın her yerinde ırkçılığı yücelten dernekler kuruldu. Almanlar akın akın bu derneklere üye oluyorlardı. Irklarının bütün beceri ve yete-neklerini göstermek için spor yapıyorlar; sabahları mutlaka süt içiyorlar, ideolojilerini pekiştiriyorlardı. Hızla bu düşünce-ler eğitim kurumlarında yaygınlaşmaya başladı. Artık, Al-manya adım adım yüceltilen bir ırkçılığın izinde, yeni serü-venlere doğru ilerliyordu. Pek çok Alman kendisini kemikle-rine kadar Alman hissediyordu. “Ben Almanım” derken, ken-dine güven en üst düzeydeydi. Bütün başka ırkların aşağı ırk olduğunu, kendilerinin ise üstün ve farklı olduğunu söylüyorlardı. Almanya, “Heil Deutschland”(Kutsal Almanya) diye nara atarken; onun kıyısına köşesine yanaşmış olan öteki güçler de bu duygu ve etkinin gölgesinde, kendi ırklarının arayışına yönelmişlerdi.
Prof. Dr. Kemal Arı

Kommentare
…Kommentare werden geladen…