Günümüzde Arap dünyasının geri kalmışlığına, dağınıklığına, bölünmüşlüğüne, bilimden uzak duruşuna, kültürel etkisizliğine, politik güçsüzlüklerine, emperyalist güçlere teslimiyetine baktıkça insanın içi acıyor. Bir zamanlar Batı’ya bilim, sanat, kültür, uygarlık götüren bir ulusun evlatlarının bu olumsuz durumu, ne denli üzücü değil mi? Bir zamanlar bilim ve uygarlık götürdüğü Batı’nın karşısındaki çaresizliğine bakıp şaşmamak olanaksız.
Batı’yı, Ortaçağ uykusundan uyandıran İslam uygarlığı… Onlara çağ atlatan bilimin kaynağı, Doğu… Şimdi Batı, Doğu’dan aldığı aydınlanmayla İslam dünyasını tutsaklaştırıp yeraltı ve yerüstü kaynaklarının tümünü acımasızca sömürmekte.
Henüz matbaa, günlük yaşama girmemişti. Kitaplar elle yazılıyordu. Arap ve diğer İslam kentlerinde binlerce kişi, elle kitap yazıyor, mücellitler bunları ciltliyordu. Kitaplar deve kervanlarıyla kentten kente, ülkeden ülkeye taşınıyordu. Başta Bağdat, Semerkant, Şam, Trablus, Tiberya (Filistin) ve Valencia’da bulunan kâğıt fabrikaları sürekli kâğıt üretiyordu.
800’lü yılların başında Bağdat’ta Hikmet Evi (Bilgelik Evi) kuruldu. Bilgelik Evi kurulduktan sonra bir gezginin anlattığına göre Bağdat’ta yüzden fazla kütüphane açıldı. Giderek her kentte kütüphaneler halkın hizmetine giriyordu. Buralarda halk ve bilim adamları kitap okur, tartışır, düşünce alışverişinde bulunur. Kütüphaneden ödünç kitap alırdı halk. Kitap okuma, halk içinde yayılır.
10. yüzyılda Batı manastırlarında ortalama on iki kitap varken Necef gibi küçük bir Irak kentindeki kütüphanede kırk bin cilt kitap bulunuyordu.
Güney Arabistan’da bir emir, yüz bin ciltlik bir kütüphane kurmuştu Batı’nın kör karanlıklar içinde Ortaçağı yaşadığında.
Maraga gözlemevinde, Nasıruddin Tusi 400 bin ciltlik kütüphaneyi bilim adamlarının ve halkın hizmetine açmıştı.
İbni Sina, henüz 18 yaşını doldurmamışken hastalanan Buhara Sultanı Muhammed el-Mansur’u özel hekiminin isteğiyle iyileştirdi. Ödül olarak sarayın kütüphanesinden istediği kitapları almasına izin verildi.
Halife el-Aziz; Kahire’de 6.500’ü matematik, 18 bini felsefe, olmak üzere 1 milyon 600 bin ciltlik Fatımi Kütüphanesi’ni kurdu. El Aziz’den sonra başa geçen oğlu, bu kütüphanenin yanına on sekiz salonlu ikinci bir kütüphane yaptı.
Vezir el-Muhallabi, 963 yılında ölünce 117 bin cilt kitap bıraktı geriye. Yine ondan sonra gelen Vezir İbn Abdan, 2026 kitaba sahipti. Bir kadının ise 1 milyon 50 bin cilt kitap olan bir kütüphanesi vardı. Bazı meraklıların özel kütüphanelerinde 20 bini aşkın kitap bulunuyordu. Günümüz dünyasında bu sayıya ulaşmak olanaklı mı?
Bir hekim on ton ağırlığındaki kitaplarını taşımak için 400 deveye gereksinim duymuştu. Bir Arap bilgin, öldüğünde ise geride farklı bilim dallarında yazılmış 600 sandık kitap bırakır.
Halkın her kesiminden, varsıl ya da yoksul olsun herkes kitapçıların müşterisiydi. Kültür aracı olan kitapçılar ve kültür merkezi olarak kitaplıklar Arapların dünyaya armağan ettiği önemli bir buluştur. Kitapçılar, kent kent dolaşarak yayıncılardan kitap toplarlardı.
Neyse sözü fazla uzatmayayım. Meraklıları, Kaynak Yayınlarından çıkan Batı’yı Aydınlatan Doğu Güneşi-Sigrid Hunke kitabını okuyarak ayrıntılı bilgiye ulaşabilir.
Arap dünyası, ne yazık ki atalarının izinden gitmeyip Batı’nın yalanlarla süslenmiş sözlerine kandılar. Bilimi temel alan düşünce siteminden ve toplumsal anlayıştan vazgeçtiler. Dogmatizmi, yozluğu, gerili, batıl inançları kendilerine kılavuz edindiler. Kitabı yaşamlarının dışına atıp şehir efsaneleriyle vakit geçirdiler. Böylece bağımsızlıklarını, özgürlüklerini, özgünlüklerini yitirdiler. Bilim, onlar için yabancı bir ülke oldu. Hurafeler peşinde koşan Allah ile aldatan dinidarları, bilim adamlarına yeğleyip baş tacı yaptılar. Geldikleri yer mi? Batı karşısında umutsuzluk ve çaresizlik bataklığı…
Adil Hacıömeroğlu

Kommentare
…Kommentare werden geladen…