Türkiye’de kadına yönelik şiddet, artık öyle istatiksel bilgi ya da gerçeklik olmanın çok ötesine geçmiş durumda…
Kadına yönelik şiddet rutin kadın cinayetlerine dönerek, toplumun her kesimini etkileyen bir yara haline geldi.
Bugün, kim ne derse desin, bu durumun en büyük nedeni, toplum içinde, kadınları, yeniden çağdışı ve erkeğin egemenliğine teslim etmeye çalışan iktidarın zihniyeti ve aileleri dağıtan yüksek enflasyondur.
Ve ne yazıktır ki, Türkiye’de kadınlar en çok, en yakınlarındaki erkeklerden, eşlerinden, eski eşlerinden, sevgililerinden veya aile bireylerinden şiddet görüyor. Ev, birçok kadın için bir sığınak değil, sessiz bir mücadele alanına dönüşmüş durumda. Üstelik karşılaştığımız rakamlar buzdağının yalnızca görünen kısmı; çünkü ekonomik, sosyal ya da kültürel nedenlerle şiddeti bildiremeyen binlerce kadın var.
Bu sorunun ardında toplumsal cinsiyet eşitsizliği de önemli bir yer tutuyor. Daha çocukluk döneminde başlayan “kızlar şöyle davranmalı, erkekler böyle davranır” kalıpları, yetişkinlikte güç ilişkilerini belirleyen bir araca dönüşüyor.
Eğitimsizlik ise yalnızca okula gitmemek anlamına gelmiyor. Aile ve toplum içinde, hak bilincinin, empati kültürünün ve eşitlik anlayışının zayıf olması, şiddeti besleyen bir başka unsur. Tüm bunların üzerine bir de yeterince caydırıcı olmayan cezalar ve eksik uygulamalar eklendiğinde, şiddeti seçen erkek daha da cesaretli davranabiliyor.,.
Peki bu şiddet nasıl engellenir? Öncelikle devlet politikalarının tutarlı ve kararlı olması gerekiyor. Yasaların kâğıt üzerinde yeterli olmasının yanı sıra, yasaların uygulanmasında kararlı ve güçlü davranılması, koruma kararlarının zamanında verilmesi, ihlallerin anında yaptırıma dönüşmesi ve kurumlar arası koordinasyonun güçlendirilmesi hayati önem taşıyor.
Bununla birlikte eğitim sistemi, kadın-erkek eşitliğini yalnızca bir ders konusu olarak değil, yaşam becerisi ve gerçeği olarak öğretmeli. Okullarda, medya dilinde ve günlük hayatta kullanılan söylemler, kadın -erkek değil, eşit yurttaş anlayışına dönüşmeden, zihniyet dönüşümü de mümkün olmayacaktır.
Topluma düşen rol ise en az devletinki kadar büyük. Şiddeti normalleştiren, “aile içidir, karışmayalım” diyen bakış açısı artık tarihe karışmak zorunda. Bir kadının çığlığını duyan da, psikolojik şiddete maruz kalan bir arkadaşına ses olan da, sosyal medyada farkındalık yaratan da çözümün bir parçası.
Ekonomik bağımsızlık ise kadınların şiddet döngüsünden çıkmasında kritik bir faktör. Güçlü sosyal destek mekanizmaları, sığınma evleri, hukuki yardım merkezleri ve psikolojik destek hizmetleri daha erişilebilir ve etkin hale gelmeli.
Sonuç olarak, kadına şiddet Türkiye’de hem toplumsal hem de kurumsal boyutları olan çok katmanlı bir sorun. Bu sorunun çözümü yalnızca cezaların artırılmasıyla değil, zihniyet dönüşümüyle, sürdürülebilir politikalarla ve güçlü bir toplumsal dayanışmayla mümkün olabilir.
Bir ülkenin gerçek gelişmişliği, kadınlarının ne kadar güvende olduğu ve nasıl bir yaşam sürdüğüyle ölçülür.
Bu nedenle kadına yönelik şiddetle mücadele, yalnızca kadınların değil, bütün toplumun meselesidir.
…

Kommentare
…Kommentare werden geladen…