Zeka, erdem, gurur, namus, akıl, din, milliyet, cesaret, korkaklık, kahramanlık, hainlik…
İnsanlık, kendi hikâyesini bu kelimelerin etrafında kurdu. Tarihini yazarken toprağı değil kavramları kazdı; nehri değil anlamı yönlendirdi; gökyüzüne bakarken yıldızlardan çok idealleri saydı. Çünkü insan için gerçeklik, yalnızca olan değil, anlamlandırılandır. İnsan, yaşadığını yetmez bulur; ona bir anlam, bir gerekçe, bir kutsallık eklemek ister. Bu yüzden tarih dediğimiz şey, olup bitenlerin değil, onlara giydirilen kavramların toplamıdır.
Doğa ise böyle değildir
Doğa, zeki olmayı bir erdem saymaz. Güçlü olanı alkışlamaz, zayıf olanı aşağılamaz. Bir aslan ceylanı parçaladığında ne kahramandır ne de haindir. Orada namus yoktur, utanç yoktur, gurur yoktur. Sadece yaşam vardır. Sadece devam etme iradesi. Doğa, tarihini yazarken kelimelere ihtiyaç duymaz; kavramlara başvurmaz; “doğru”yu ve “yanlış”ı tartışmaz. Olan olur, olmayan elenir. Bu kadar yalın, bu kadar sert, bu kadar dürüst.
İnsan bu yalınlığa katlanamaz
İnsan, çıplak gerçeği görmek istemez. Çünkü çıplak gerçek, insanın kendisiyle yüzleşmesini ister. Bu yüzden kavramlar icat eder. Zekâyı kutsar, aklı putlaştırır, erdemi yüceltir, namusu bayrak yapar. Dinle korkularını dizginler, milliyetle kalabalıklaşır, cesaretle şiddetini meşrulaştırır. Kahramanlıkla öldürmeyi yüceltir, hainlikle sorgulamayı cezalandırır. Böylece her eylem, bir kelimenin arkasına saklanır.
Doğa saklanmaz
Doğa, kendisine “iyi” denmesini istemez; “kötü” diye yargılanmaktan korkmaz. Fırtına, kasırga olduğu için utanmaz. Deprem, yıktığı şehirler için özür dilemez. Salgın, ahlaki bir ders vermez. Doğa ne öğretmendir ne de cellât. O sadece vardır. Ve tam da bu yüzden, insanın en büyük korkusudur.
Çünkü doğa, insanın baş köşeye koyduğu hiçbir kavramı ciddiye almaz
İnsan, kendini merkeze koyar. Kendi zekâsını evrenin zirvesi sanır. Kendi ahlakını mutlak doğru ilan eder. Kendi inancını kutsal, başkasınınkini sapkın sayar. Kendi milletini tarihsel bir misyonla donatır. Sonra da bu kavramların uğruna kan döker, şehir yakar, çocuk öldürür. Ve bütün bunları yaparken kendini haklı hisseder. Çünkü arkasında bir kelime vardır.
Doğada kelime yoktur
Bir kurt sürüsünü terk eden kurt, “hain” olmaz. Bir kuş yuvasını savunurken ölürse “kahraman” ilan edilmez. Bir ağaç, diğerinin ışığını kestiği için “ahlaksız” sayılmaz. Doğa, bileşke almaz. Kavramları üst üste koyup bir sonuç çıkarmaz. Zekâ + güç + erdem = haklılık gibi bir denklem kurmaz. İnsan ise tam olarak bunu yapar. Ve kurduğu her denklem, yeni bir felaket üretir.
İnsan, doğaya misafir olduğunu unuttuğu anda başlar her şeyi mahvetmeye
Doğa, insana kavramlarıyla birlikte yaşamayı teklif etmez. Ona yalnızca bir alan açar. Bir süreliğine. O alanın kuralları basittir: Uyum sağla ya da yok ol. İnsan ise bu yalın kuralı reddeder. Uyum yerine hükmetmeyi seçer. Kendini doğanın efendisi sanır. Oysa doğa, insana hiçbir zaman “baş köşe” vermemiştir. İnsan, o koltuğu zorla çekip oturmuştur.
Ve şimdi o koltuk kırılmaktadır.
İklim değişiyor, dengeler bozuluyor, sınırlar anlamsızlaşıyor. Doğa, insanın milliyetini tanımıyor. Pasaport sormuyor, bayrak ayırmıyor. Salgınlar din seçmiyor, depremler ideoloji tanımıyor. Doğa, insanlığa şunu söylüyor: “Ben sizin kavramlarınıza göre yaşamam.”
Belki de insanlığın en büyük yanılgısı budur. Kendi uydurduğu kelimeleri evrenin yasası sanması. Oysa bu kavramlar, doğanın gözünde birer misafirdir. Geçicidir. Önemsizdir. Ve gerektiğinde kolayca dışarı bırakılır.
İnsanlık, tarihini bu kavramlarla yazdı. Ama doğa, o tarihi silmekte tereddüt etmeyecektir. Çünkü doğa için önemli olan ne insanın onuru, ne gururu, ne de kutsallarıdır. Önemli olan tek şey vardır: Devam.
Ve insan, bunu hâlâ anlamakta gecikmektedir.

Kommentare
…Kommentare werden geladen…