Bu gezegene hiç ayak basmamış gibi yaşamak…
Ne iddialı bir cümle.
Ne büyük bir özgürlük hayali.
İnsan denen varlığın, üstüne boca edilen onca anlamı, beklentiyi, rolü, etiketleri bir kenara itip “yokmuşum gibi” yürüyebilmesi… Asıl devrim belki de budur.
Hiç kimsenin rüyasına girmemiş gibi yaşamak…
Ne alkış beklemek, ne lanet.
Ne sevilmek için şekilden şekle girmek, ne nefret edilmekten korkmak.
Rüyalarına girdiğimiz insanların çoğu aslında bizim kabusumuzdur. Onların beklentileriyle uyanırız, onların hayal kırıklıklarıyla uyuruz. Oysa insan bazen kimsenin düşünde yer almadan da var olabilir. Sessiz, sade, iz bırakmadan.
Hiçbir şey beklemeden…
İşte en zor olanı bu.
Çünkü bu çağ, beklenti çağıdır. Herkes bir şey ister:
Devletten, tanrıdan, aşktan, patrondan, takipçiden, alkıştan, like’tan…
Beklemek bir bağımlılıktır. Bekleyen, zincirlenmiştir.
Bir şey beklemeyen insan ise tehlikelidir; kontrol edilemez.
Bu yüzden “hiçbir şey bekleme” fikri sistemin en sevmediği fikirdir.
Ve kimseyi bekletmeden…
Bak bu da ahlaki bir devrimdir.
İnsanların zamanını çalıyoruz. Umutlarını rehin alıyoruz. “Bir gün” diyerek, “bakacağız” diyerek, “şartlar uygun değil” diyerek…
Oysa bekletmeden gitmek, dürüstlüktür.
Ne senden çalıyorum ne kendimden.
Sırtına yüklediğin bir çift göz ile yaşamak…
Göz… Ama vitrin için değil.
Göz… Ama başkasının ne düşündüğünü tartmak için değil.
Göz… Görmek için.
Gerçeği görmek için. Çirkinliği, adaletsizliği, yalanı, korkaklığı…
Bu gözler süs değildir. Bu gözler tanıktır.
Bugün insanlara bakıyorsun; herkesin sırtında başkasının gözü var.
Mahallenin gözü, ailenin gözü, partinin gözü, cemaatin gözü, ekranın gözü…
Kendi gözüyle bakan kaç kişi kaldı?
Kendi gördüğüne inanabilen kaç kişi?
Kör be kör çekip gidebilmek adına…
Bak burada bir yanlış anlaşılma var.
Bu körlük cehalet değil.
Bu körlük umursamazlık değil.
Bu körlük; yalanlara kör olmak, baskıya kör olmak, sürü çağrılarına kör olmaktır.
Yoksa hakikate kör olan zaten çok. Onlar kalabalık.
Çekip gitmek…
Gitmek her zaman kaçmak değildir.
Bazen kalmak daha büyük bir korkaklıktır.
Herkesin sustuğu yerde bağırmak cesaretse, herkesin bağırdığı yerde susmak da cesarettir.
Ve bazen herkesin aynı yöne koştuğu yerde tersine yürümek… işte asıl ahlak budur.
Yaşamak ne güzel mi?
Evet, ama bu yaşamaksa.
Takvim yaprakları düşüyor diye yaşanmış sayılmıyor bu hayat.
Maaş almak, borç ödemek, yaşlanmak, ölmek… Bunlar otomatik işler.
Yaşamak dediğin;
Kendine ait bir cümle kurabilmektir.
“Ben buyum” diyebilmektir, özür dilemeden.
Yaşamak, bu gezegene bir iz bırakmak değildir bazen.
Bazen iz bırakmamak daha onurludur.
Kirletmeden, çürütmeden, sömürmeden…
Bir misafir gibi davranabilmek.
İnsan, kendini bu dünyaya fazla ciddiye aldırdıkça çirkinleşiyor.
Makamlara yapıştıkça küçülüyor.
Etiketlerle büyüdüğünü sanırken, ruhu cüceleşiyor.
Oysa sırtına yalnızca bir çift göz alıp yola çıkan insan…
Ne slogan taşır,
Ne bayrak sallar,
Ne de kendini kurtarıcı sanır.
Sadece yürür.
Bakınır.
Görür.
Ve zamanı geldiğinde…
Kimseye yük olmadan, kimseyi bekletmeden, arkasında ağıt bırakmadan çekip gider.
İşte bu yüzden…
Bu gezegene hiç ayak basmamış gibi yaşamak,
Belki de bu gezegene verilebilecek en büyük saygıdır.

Kommentare
…Kommentare werden geladen…