Kendini yıllardır “demokrasinin ve özgürlüğün bekçisi” olarak konumlandıran Amerika, bugün artık bu söylemi sürdürme zahmetine bile katlanmıyor.

Açıkça petrol ve kıymetli madenler uğruna, bağımsız bir ülkeye saldırıyor; üstelik bununla da yetinmeyip o ülkenin devlet başkanını fiilen rehin alıyor.
Bu tablo, artık örtülü operasyonların, dolaylı müdahalelerin ötesinde, çıplak bir güç gösterisidir.

Demokrasi söylemi, bir zamanlar kamuoyunu ikna etmek için kullanılan bir araçtı. Bugün ise bu maske düşmüş durumda.

Ne özgürlükten bahsediliyor ne de insan haklarından ne bağımsız bir yaşamdan.
Geriye kalan tek şey, “çıkar” ve bu çıkarları korumak için sınırsız bir müdahale hakkını kendinde gören bir anlayış.

Hırsız Kime Denir?

Mesela bir banka soyulduğunda faile “hırsız” denir. Hukuk, ahlak ve vicdan bu konuda nettir.
Peki ya ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına çökenlerin adı nedir?

Bir ülkenin petrolüne, altınına, gazına silah zoruyla el koymak; siyasi baskı, askeri tehdit ve ekonomik ambargoyla onu teslim almak, hangi kavramla açıklanabilir?

Eğer bu vahşi bir hırsızlık değilse, o zaman hırsızlık nedir?

Uluslararası sistemde güçlü olanın suçlarının “operasyon”, zayıf olanın en küçük karşı çıkışının ise “tehdit” olarak tanımlandığı bir düzende yaşıyoruz. Hukuk, maalesef güçlünün elinde esneyen bir metaya dönüşmüş durumda.

Sessizliğin Bedeli ise facia olabilir.

Bugün dünya bu olanlara susarsa, yarın sıranın kime geleceğini tahmin etmek zor değil. Kaynakları bol, stratejik konumu önemli ama büyük güçlere tam anlamıyla bağımlı hale getirilememiş hangi ülke sırada?

Sessizlik, tarafsızlık değildir.

Sessizlik, bu düzenin devamına verilen açık bir onaydır.

Bugün bir ülkenin kaderi hiçe sayılıyorsa ve dünya bunu sadece izliyorsa, yarın aynı senaryo başka bir coğrafyada sahnelendiğinde şaşırma hakkımız olmayacaktır.

Bahanelere bile gerek kalmadı artık!

Çarpıcı olan, Amerika artık bu destursuzluğunu meşrulaştırmak için bahane üretme gereği bile duymuyor. Eskiden “kitle imha silahları”, “terörle mücadele”, “demokrasi ihracı” gibi kavramlar öne sürülürdü. Bugün ise çıplak gerçek ortada: Güç bende, istersem alırım.

Bu yaklaşım, sadece hedef alınan ülkeleri değil, küresel düzenin tamamını tehdit ediyor. Çünkü bu, kuralsızlığın kural haline gelmesi demektir.

Eğer dünya gerçekten adalet, hukuk ve egemenlik gibi kavramlara inanıyorsa, bu çifte standardı daha fazla görmezden gelemez. Aksi takdirde “uluslararası düzen” denilen şey, güçlülerin çıkarlarını koruyan bir masaldan ibaret kalacaktır.

Ve o masalın sonunda, ne yazık ki kimsenin güvende olmadığı bir dünya vardır.