Bir ülkede kelimeler namusunu kaybetti mi, hakikat de yetim kalır. Bugün memlekette yaşadığımız tam olarak budur. Dün üniformasıyla devletin zirvesine çıkmış bir komutana “terörist” diyebilen bir dil var ortada. Dün ekran başında eleştiri yapan gazeteciye “casus” yaftası yapıştıran bir düzen var. Seçilmiş belediye başkanına “hırsız” demeyi alışkanlık haline getiren bir propaganda makinesi var.

Bakın isimleri açık açık söyleyelim: İlker Başbuğ’a “terörist” dediler. Merdan Yanardağ’a “casus” dediler. Ekrem İmamoğlu’na “hırsız” dediler.

Peki aynı ağızlar ne yapıyor? Birine “asrın lideri” diyorlar. Diğerine “bilge lider.” Öbürüne “önder.”

Bu nasıl bir terazidir? Aynı dil hem darağacı kuruyor hem heykel dikiyor. Aynı kalem hem mahkûm ediyor hem kutsuyor. Demek ki mesele hakikat değil. Mesele güç.

Türkiye’de bir süredir siyaset, delil üzerinden değil etiket üzerinden yürüyor. Etiket siyaseti bu. Önce hedef seçiliyor. Sonra kelime bulunuyor. “Terörist”, “casus”, “hırsız”… Kelimeyi yapıştırdın mı iş bitiyor. Kitle gerisini sormuyor. Çünkü etiket, düşünmenin yerine geçiyor. İnsanlar araştırmıyor, yargılamıyor, tartmıyor. Sadece tekrar ediyor.

Bu işin matematiği basit: Kitleye ne kitlersen kitle. Yeter ki yüksek sesle, sürekli ve örgütlü söyle. On kere, yüz kere, bin kere tekrar et. Bir süre sonra insanlar o kelimeyi hakikat sanmaya başlar.

Oysa bir ülkede bir eski genelkurmay başkanına “terörist” diyorsan, bunun delilini koymak zorundasın. Bir gazeteciye “casus” diyorsan, ispat etmek zorundasın. Bir belediye başkanına “hırsız” diyorsan, mahkeme kararı göstermek zorundasın. Hukuk bunu gerektirir.

Ama bizde önce hüküm veriliyor, sonra gerekçe aranıyor. Önce linç başlıyor, sonra soruşturma açılıyor. Önce manşet atılıyor, sonra dosya hazırlanıyor.

Bu sadece üç isim meselesi değildir. Bu, kelimenin silaha dönüşmesi meselesidir. Bugün “terörist” denilen yarın “kahraman” olabiliyor. Dün “hain” ilan edilen, ertesi gün protokolde baş köşeye oturabiliyor. Dün “FETÖ’cü” diye manşet atılan, bugün aynı sofrada fotoğraf verebiliyor. Demek ki mesele suç değil; mesele konum.

Siyasetin dili kirlenirse toplumun zihni bulanır. Çünkü kitle, liderinin ağzına bakar. Lider birine “hırsız” dedi mi, kalabalık mahkeme kararını beklemez. Lider birine “bilge” dedi mi, kimse sorgulamaz. Alkışlar.

Ama şunu unutuyoruz: Etiket yapıştırmak kolaydır, itibarı geri vermek zordur. Bir insanın adını kirletmek bir dakikadır; o kiri temizlemek bazen bir ömür sürer.

Bu ülkede herkes bir gün bir etiketin hedefi olabilir. Bugün alkışlayan yarın alkışlanan değil, alkışlanan yarın alkışlayan da olmayabilir. Siyasetin rüzgârı serttir. Dün omuz omuza yürüyenler bugün mahkeme kapısında karşı karşıya durabiliyor.

Sorun şu: Biz neden bu kadar kolay inanıyoruz? Neden bir kelime duyduğumuzda aklımız devre dışı kalıyor? Neden “iddia” ile “hüküm” arasındaki farkı görmezden geliyoruz?

Çünkü kutuplaşma aklı öldürüyor. Taraftarlık muhakemeyi bitiriyor. Biz artık insanlara değil, kamplara bakıyoruz. “Bizimkiler” ve “onlar.” Bizimkine liderlik payesi, onunkine ihanet yaftası. Bizimkine övgü, onunkine hakaret.

Oysa hukuk kişiye göre değişmez. Değişirse hukuk olmaktan çıkar. Eğer birine “terörist” diyorsan, yarın o kelime sana da dönebilir. Eğer birine “casus” diyorsan, bir gün aynı suçlama senin kapını çalabilir.

Devlet ciddiyeti dediğin şey; kelimeleri ölçerek kullanmaktır. Aksi halde siyaset, mahalle kavgasına döner. Ve mahalle kavgasında kazanan olmaz. Sadece bağıran olur.

Bugün mesele şu üç isim değildir. Mesele, bu ülkenin dilinin ve vicdanının ne kadar kolay yönlendirilebildiğidir. Mesele, propaganda ile gerçeğin yer değiştirmesidir. Mesele, kitle psikolojisinin aklın önüne geçmesidir.

Etiketle yönetilen toplumlar bir süre sonra gerçekle bağını koparır. Ve gerçekle bağını koparan toplum, eninde sonunda duvara çarpar.