Berlin… Yaklaşık 300 bin Türk’ün yaşadığı, dillerin birbirine karıştığı, kültürlerin yan yana değil iç içe aktığı bir şehirdir. Ramazan geldiğinde bu büyük şehir, iftar sofralarında bambaşka bir ışıkla parlar. İftar saatine doğru camilerin, derneklerin kapıları açılır; avlular dolar, taşar; salonlar genişler, sofralar uzar gider. Büyüyen sadece masalar değildir; gönüller de büyür.

İftar vakti yaklaşırken tatlı bir telaş sarar herkesi. Alışveriş merkezleri cıvıl cıvıldır; sokaklarda hoş bir hareketlilik vardır. Görevli olanlar masaları hazırlar, servisleri açar; evlerde ve derneklerin fiziki mekânlarında son hazırlıklar yapılır. Çocuklar cami avlusunda neşeyle koşturur. Derken ezan okunur ve bir anlık sessizlik olur… Aynı anda açılan binlerce oruç… Aynı anda edilen dualar. Aynı anda yükselen “afiyet olsun” temennileri.

İftar sofralarına davet edilenler yalnızca Müslümanlar değildir. Alman komşularımız da oturur o masalara; kiliselerden gelen misafirler de yerini alır o sofralarda. Farklı inançlardan insanlar, farklı kültürlerden aileler yan yana düşer aynı sofraya. Hatta evsiz barksız kardeşlerimiz de vardır o masalarda… Kimse kenarda değildir, kimse dışarıda değildir.

Aynı anda uzanır eller kaşıklara; aynı anda değer çorba tasına. Küçük bir ses yükselir ama o sesin içinde büyük bir anlam vardır. Aynı ekmek bölünür, aynı çorba paylaşılır, aynı sıcaklık dolaşır masalar arasında. Birbirini belki ilk kez gören insanlar, aynı buharın yükseldiği tasın etrafında tanış olurlar.
Orada din sorulmaz.
Kimlik sorulmaz.
Köken sorulmaz.
Farklılıklar büyütülmez.
Sadece sofra konuşur.
Paylaşım konuşur.
Aynı tasın etrafında buluşan eller konuşur.
Göz göze gelindiğinde beliren o içten tebessüm anlatır her şeyi. Yan yana oturmanın, aynı anda kaşığı çorbaya daldırmanın, aynı ekmeği bölmenin verdiği o sade ama güçlü duygu… Paylaşım duygusu…

Bir lokmanın ardından yükselen “afiyet olsun” temennilerinde bir şehrin birlikte yaşama iradesi saklıdır. Gürültüsüz ama kararlı. Gösterişsiz ama derin. Ve o an anlaşılır: Aynı sofraya oturabilen insanlar, birbirlerine saygılı oldukları sürece, güzelliklerini birbirleriyle paylaştıkları sürece aynı şehirde huzurla yaşayabilirler.

Berlin’de Ramazan, çok kültürlü bir şehrin aynı anda kucaklaşmasıdır. Birbirine yabancı gibi görünen hayatların aslında ne kadar yakın olduğu fark edilir o sofrada. Bir selamla başlayan sohbet, uzun bir dostluğa dönüşür. O sofralarda önyargılar dolaşmaz; tebessümler dolaşır.
İftar öncesinde ve sonrasında programlar düzenlenir. İlahiler yükselir; geleneksel ezgiler mekânları doldurur. Bazen bir ney sesi süzülür gecenin içine; bazen bağlama, gitar ya da kanun eşlik eder. Gecenin anlamına uygun şiirler okunur. Kültür, inanç ve sanat iç içe geçer. Ramazan orucu yalnızca tutulmaz; yaşanır, paylaşılır, çoğalır.

Evlerde de aynı canlılık vardır. Aileler birbirini iftara davet eder. Sofralar genişler, yemekler çeşitlenir. Bir tabak daha koymak, bir gönlü daha davet etmektir. Çünkü bereket, paylaşıldıkça artar.

Berlin’de Ramazan “gurbet” kelimesini anlamsız kılar. Bu sofralarda yalnızlık değil; birlik ve beraberlik hissi güçlenir. Uzaklar yakınlaşır. Şehrin bir ucundan diğer ucuna yayılan ortak bir sevinç vardır. Işıkları yanan camiler, dolan dernek salonları, gecenin ilerleyen saatlerine kadar süren sohbetler…
Sonuçta Berlin’de iftar sofraları sadece bir akşam yemeği değildir. Bir şehrin birlikte atan kalbidir. Aynı vakitte susmanın ve aynı vakitte konuşmanın anlamıdır. Çok kültürlü bir hayatın Ramazan’da tek bir masa etrafında buluşmasıdır.

Kur’an’ın şu çağrısı yankılanır o akşamlarda:
“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz.” (Âl-i İmrân, 92)

Peygamber Efendimiz’in uyarısı da hatırlanır:
“Sofraların en kötüsü, zenginlerin çağrılıp fakirlerin davet edilmediği sofralardır.” (Buhârî, Nikâh 72; Müslim, Nikâh 107)

Berlin’de kurulan iftar sofraları, ayrımın değil merhametin tarafını tutar. Kapıları değil gönülleri açar. Ve gösterir ki; aynı ekmeği bölüşebilenler, aynı şehrin yükünü de omuz omuza taşıyabilir.

Rüştü KAM
ha-ber.com