Seçilen siyasetçiler ve onların atadığı bürokratlar devleti soymasa Türkiye bugün çok başka bir yerde olabilirdi. Daha müreffeh, daha özgür, daha bağımsız… Çünkü bir ülkenin kaderini belirleyen şey sadece dış güçler, küresel oyunlar ya da jeopolitik hesaplar değildir. Asıl belirleyici olan içerideki ahlâktır. Devlet malına bakış açısıdır. Kamu emanetine sadakattir.
Devlet dediğin bir ganimet sandığı değildir. Devlet, milletin alın terinin ortak havuzudur. Vergi veren işçinin, sabahın köründe dükkân açan esnafın, tarlada güneş altında çalışan çiftçinin birikimidir. O havuza el uzatmak, sadece bir kalem oynatmak değildir; bir milletin geleceğinden çalmaktır.
Türkiye’nin meselesi yalnızca ekonomik kriz değil. Türkiye’nin meselesi güven krizidir. İnsanlar artık fakirliğe değil, adaletsizliğe öfkeli. Çünkü yoksulluk paylaşılabilir; ama adaletsizlik paylaşılmaz. Bir tarafta tasarruf çağrıları, diğer tarafta şatafat. Bir tarafta “sabredin” nutukları, diğer tarafta ihale zenginleri.
Daha acı olan ne biliyor musunuz? Bütün bunların din ve milliyetçilik maskesiyle yapılması. İşte insanın içini en çok yakan bu. Çünkü din, ahlâk demektir. Milliyetçilik, milletin hakkını korumak demektir. Eğer bir siyasetçi ya da bürokrat din söylemini cebini doldurmak için kullanıyorsa, o sadece yolsuzluk yapmıyor; inancı kirletiyor. Eğer milliyetçilik nutukları atarken kamu malını yandaşına peşkeş çekiyorsa, o sadece hırsızlık yapmıyor; millet kavramını itibarsızlaştırıyor.
Bu ülkede “yerli ve milli” denilerek yapılan her yanlış, aslında yerliyi de milliyi de zayıflatıyor. Çünkü gerçek bağımsızlık, ekonomik ve ahlâkî bağımsızlıktır. Devletin kaynakları şeffaf ve adil kullanılmadığı sürece, hangi bayrağı sallarsanız sallayın, bağımsızlık lafta kalır.
Bakın mesele bir parti meselesi değil. Bu, bir zihniyet meselesi. Seçilmiş olmak dokunulmazlık değildir. Sandıktan çıkmak, sınırsız yetki demek değildir. Bürokrat olmak da ayrıcalık değildir; tam tersine sorumluluktur. Devletin kapısından içeri giren herkes şunu bilmeli: O koltuk, şahsi kariyer basamağı değil; millete hizmet makamıdır.
Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı yeni bir ekonomik paket değil, yeni bir ahlâk paketidir. Şeffaflık. Hesap verilebilirlik. Liyakat. İhale sisteminde adalet. Atamalarda ehliyet. Çünkü liyakat çöktüğünde devlet çürür. Çürüme başladığında ise dışarıdan bir düşmana gerek kalmaz; sistem kendi kendini yer.
Üstelik bu çürüme sadece bütçeyi eritmez; gençlerin umudunu da tüketir. Beyin göçü dediğimiz şey sadece maaş meselesi değildir. Gençler torpilin, kayırmacılığın, adaletsizliğin normalleştiği bir yerde kalmak istemiyor. Çünkü insan onuruyla yaşamak ister. Onur yoksa refahın da anlamı kalmaz.
Din ve milliyetçilik maskesiyle yapılan her yolsuzluk, toplumda iki büyük yarık açıyor: İnanca güvensizlik ve millî değerlere mesafe. İnsanlar bir süre sonra samimi olanla istismarcıyı ayırt edemez hale geliyor. İşte asıl tehlike burada. Çünkü değerler yıprandığında toplum çözülür.
Türkiye özgür ve bağımsız olabilir mi? Elbette olabilir. Bu toprakların potansiyeli var. Genç nüfusu var. Üretim gücü var. Stratejik konumu var. Ama önce devlet malının kutsal emanet olduğu bilincini yeniden inşa etmek gerekiyor. Kamu görevini zenginleşme aracı gören anlayış tasfiye edilmeden hiçbir reform kalıcı olmaz.
Özgürlük sadece dış politikada yüksek sesle konuşmak değildir. Özgürlük, vatandaşın hakkını arayabildiği, adaletin herkese eşit işlediği, kamu kaynaklarının şeffaf yönetildiği bir düzen kurmaktır. Bağımsızlık ise önce vicdanda başlar. Vicdanı bağımsız olmayan bir yönetim, ülkeyi bağımsız kılamaz.
Bu yüzden mesele sadece ekonomi değil. Mesele karakter meselesi. Devletin tepesinden en alt kademesine kadar ahlâkî bir silkiniş yaşanmadıkça, maskeler değişir ama düzen değişmez. Ve en çok da buna yanıyoruz: İnancın ve millet sevgisinin, hırsın ve yağmanın örtüsü yapılmasına.

Comments
…Loading comments…