Ramazan ayında meydanlar doluyor. Belediyeler, kamu kurumları, şirketler her köşe başına iftar çadırları kuruyor. Uzun masalar, plastik sandalyeler, aynı menü, aynı söylemler… Ardından basın açıklamaları:
“… kişiye iftar yemeği verdik.”
Peki soralım:
Oruç tutmadığınız halde niye iftar açıyormuşçasına , oruç tutanlar gibi hurmayla suyla yemeğe başlıyorsunuz?
İnsanı mı Allah-ı mı kandırıyorsunuz?
Bu tutumunuz zor koşullarda oruç tutanlara saygısızlık değil mi?
İnançsızlık değil mi?
Laiklik diyorsunuz devlet kurumlarının hesabından iftar proğramları yapıyorsunuz.
İftar proğramlarının giderlerini farklı mezhep, inanç ve inanmayan vatandaşların vergilerinden ödüyorsunuz.
Bu tutumunuz laiklik anlayışınızdan mı?
Laikliği anlamamayışınızdan mı?
Milli dini duygular üzerinden sürdürülen kirli siyaset
Yaraya dokunup acıtırken, yarayı açıkta bırakıp tedavi ettiğinin propagandaları yapılıyor. Bir öğün yemek vermek, yoksulluğu ortadan kaldırır mı?
Mesele: Yoksulluğu ortadan kaldırmak değil.
Asıl mesele: Yoksulların dini milli duyguları üzerinden sahte söylemlerle gösterişe dönüştürme.
Yoksulluk bir akşamlık mıdır?
Ev kirasını ödeyemeyen,
Su ve elektrik faturası birikmiş olan,
Çocuğunun okul masrafını karşılayamayan,
Tedavi gören hastasına sağlık hizmeti ulaştıramayan,
İş arayıp bulamayan…
Bu insanlar için mesele bir akşam çorba içmek değildir.
Mesele, herkesin eşit gelir dağılımı-hak ve özgürlükler içinde insanca yaşamasıdır.
İslam’ın temel ilkelerinden biri adalet değil midir?
Kur’an’da infak, sadaka ve zekât; gösteriş için değil, insan onurunu koruyarak verilmesi gereken sorumluluklar olarak anlatılır. Riyâ (gösteriş) ise açıkça uyarılan bir davranıştır. Yardımın özü, ihtiyaç sahibini teşhir etmek değil; ihtiyacı ortadan kaldırmaktır.
O halde televizyon kameraları eşliğinde “kaç kişiye yemek verildiğinin” sayılması, gerçekten dini bir dayanışma mıdır?
Tanrı karşısında eşit olanlar
İslam inancında insanlar Tanrı karşısında eşittir.
Üstünlük takvadadır; malda, makamda değil olarak açıklanır.
Ama aynı masada iftar açarken manzara başka:
Bir yanda hayatında hiç oruç tumamış ancak , akşam iftar çadırlarında “ oruç açarak” yoksullarla fotoğraf veren yöneticiler…
Diğer yanda kendi iftarını açıp evine bir tas çorba götürme telaşı yaşayan insanlar…
Aynı masada oturuyorlar ama aynı hayatı yaşamıyorlar.
Koruma orduları, şoförler, protokol düzeni bir tarafta; yarın iş bulabilecek mi kaygısı taşıyanlar diğer tarafta…
Bu eşitsizlik, iftar sofrasında ortadan kalkmıyor. Bir yerde yoksulu kamuoyu önünde doyurduğunu söyleyen yenlerin “ hayır sever” ünvanı, onların yoksullaştırdıkları “hayra muhtaç” insan manzaraları…
İslam’da teşhir var mı?
İslam’da sadakanın gizlisi makbul değil midir? İslam inancı yoksulluğu bir “organizasyon malzemesi” haline getirilmesinden bahseder mi?
Peki, bu çadır kurma anlayışı neye dayandırılıyor?
İftar çadırı kurmak kolaylığı mı, zor olanı başarma mı?
İstihdam yaratmak,
Sosyal konut üretmek,
Eğitime erişimi eşitlemek,
Sağlık hizmetini kamusal ve ücretsiz kılmak,
Gelir adaletini sağlamak.
Gerçek dayanışma; insanları çadıra çağırmak değil, çadıra muhtaç bırakmamaktır.
Algı mı, hakikat mi?
Elbette herkesin çorbada tuzu olup, birlikte sofra kurmak, iftar açmak güzel bir duygudur.
Paylaşmak insani bir değerdir.
Ancak paylaşım ile propaganda arasındaki çizgi çok incedir.
Bir toplumda iftar çadırları çoğalıyorsa, bu dayanışmanın arttığını mı gösterir; yoksa yoksulluğun derinleştiğini mi?
Sonuç olarak:
Dini dayanışma adı altında yapılan etkinlikler, eğer kalıcı çözümler üretmiyorsa; yoksulluğun üzerinden ekonomik ve siyasi rant kazanmadır.
insan onurunu gözetmeyen, İslam’ın adalet anlayışından, aynı zamanda insani değerden uzaktır.
Hadi hayırlısı…

Comments
…Loading comments…