“Bu kadar da olmaz…” dedim içimden.
Bir dükkânda lahmacun almak için sıra bekliyordum. İçeri bir Alman girdi. Tezgâha yaklaştı, eliyle işaret ederek sordu:
“Bunun adı nedir?”
Tezgâhtaki genç, hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Türkische Pizza.”
O an donup kaldım. Başımdan vurulmuşa döndüm.
A be güzel kardeşim… İnsan kendi ayağına kurşun sıkar mı?
Müşteri sana o yiyeceğin adını soruyor. Sen neden kendi ürününün adını söylemiyorsun?
Onun adı lahmacundur demiyorsun.
Sen söylemezsen kim söyleyecek onun adını?
Bugün dönüp şikâyet ediyoruz: “Baklava bizimdi, cacık bizimdi, sahip çıktılar…”
Peki biz neyin peşindeyiz, ne yaptığımızın neden farkında değiliz?
Daha işin başında, kendi ürünümüzü başka bir kültürün diliyle, başka bir ürünün benzetmesiyle sunuyoruz. Yani biz, başkasının gelip “almasına” gerek kalmadan, kendi elimizle teslim ediyoruz ürnlerimizi. Yazıktır, günahtır. Bu ne aymazlıktır. Bu monşerlik değildir de nedir?
Eskilerin bir sözü vardır: “Hain içerden olunca kapıyı kilitlemenin ne anlamı vardır.”
Ağır bir söz… doğrudur ve ağır bir sözdür. Ama tam yerinde söylenmiş bir sözdür.
Mesele sadece bir isim meselesi değildir. Bu, doğrudan kültürel kimlik meselesidir.
Bir ürünün adı değiştiği an, hafızası da değişir. Hafızası değişen bir ürün, zamanla aidiyetini de kaybeder.
Bugün “Türkische Pizza” dediğiniz şey, yarın “pizza türü” olarak algılanır.
Bir nesil sonra ise kimse onun lahmacun olduğunu hatırlamaz hale gelir.
Kültürler böyle kaybolur. Yavaş yavaş… sessizce… içeriden.
Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Kültür ve Turizm Bakanlığı bu konuda ne yapıyor?
Yurt dışında faaliyet gösteren esnafa, “siz birer kültür elçisisiniz” deniliyor mu?
Onlara bilinç veriliyor mu? Konuyla ilgili seminerler düzenleniyor mu? Rehberler, tanıtım materyalleri hazırlanıyor mu? Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var: Bu iş, kendi haline bırakılacak bir iş değildir.
Bir de işin başka bir boyutu var. Berlin’deki birçok restoranımıza gidiyorsunuz…
İçeri giriyorsunuz: İki masa, birkaç sandalye, bir tezgâh. Hepsi bu.
Ama bir Çin restoranına gidin… Duvarlarda ejderha figürleri, kırmızı fenerler, kaligrafiler…
Bir Hint restoranına gidin…Renkler, desenler, müzik, koku…Sizi alıp başka bir coğrafyaya götürür.
Peki biz?
Nerede bizim Selçuklu motiflerimiz?
Nerede Osmanlı estetiği?
Nerede bu medeniyetin izleri?
Nerede Türk müziğinin seçkin eserleri?
Neden duvarlarımız bize ait değil?
Aynı durum mutfakta da geçerli. Türk mutfağı… Dünyanın en zengin mutfaklarından biri.
Ama ne sunuyoruz? Üç beş kebap çeşidi, birkaç sulu yemek…
Oysa restoran, sadece karın doyurma yeri değildir; aynı zamanda bir medeniyeti de anlatır.
Ama biz Türkler anlatmıyoruz. Öğretmediler ki, anlatalım. Anlatmayınca da kimse bilmez, bilemez ve sorar “bunun adı nedir?” Türkische pizza deriz. Hay senin dilini eşek arızı soksun.
Daha acı olanı ise şu: Biz, kendi değerimizi kendimiz küçümsüyoruz.
Mesela; Çaykur çayı dururken, adı Türkçe yazıldığı için başka ülkelerden gelen yaprak çaylarını tercih ederiz. Biz böyleyiz.
Bu, sadece bir tercih değildir; zihniyet meselesidir. Kendine aid olana mesafeli, yabancı olana ise hayranlık…Bu, sağlıklı bir duruş değildir. Kompleksli bir duruştur.
Bugün mesele bir “lahmacun” meselesi gibi görünebilir. Ama aslında mesele şudur:
Kendi kültürünü tanımayan,
kendi değerini koruyamayan bir toplum,
başkasının tanımına mahkûm olur.
Ve o gün geldiğinde, itiraz etme hakkını da kaybeder.
Bir gün gelecek ve yine birisi soracak: “Bunun adı nedir?” diye.
O gün verilecek cevap, sadece bir yemeğin değil,
bir kültürün kaderini de belirleyecektir. O gün geldiğinde Alman bunun adı nedir diye sormayacaktır. Bana Türlische Pizza verirmisin? Mit salat… diycektir.
Rüştü Kam

Comments
…Loading comments…