Televizyon ekranlarına bakıldığında görünen tablo nettir: füze sesleri, sirenler, açıklamalar, tehditler, pazar paylaşımları üzerine görüşmeler , diplomatik restleşmeler… Dünyaya verilen görüntü şudur: Savaş, sadece ABD, İsrail ve İran arasında sürmüyor

Gerçekten savaşanlar kim?

ABD, İsrail – İran savaşının görünen yüzü ile gerçek neden aynı değil.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerilim, yalnızca devletler arası askeri bir çatışma olarak okunamaz. Bunun arkasında enerji yolları, yeni pazar alanları, silah depolarının boşaltılması, yeni nesil silah sanayisinin büyümesi, askeri deneyim kazanımı, bölgesel güç dengeleri, küresel sermayenin paylaşım hesapları… var.

Savaş, halkların iradesiyle başlamaz.

Kararı verenler saraylarda, merkez bankalarında, savunma şirketlerinde, çok uluslu ekonomik yapılarda oturan güç odaklarıdır. Bedel ödeyen ise halklardır.

Kadınlar ölür.

Çocuklar ölür.

Gençler ölür.

Kentler yıkılır.

Evler enkaza döner…

Savaş bittiğinde geriye demokrasi değil, sadece mezarlıklar kalır.

Oysa savaşın başladığı her dönemde benzer sloganlar yükseltilir:

“Demokrasi için…”

“Özgürlük için…”

“Güvenlik için…”

Sonuç: Yoksulluk derinleşir, göç artar, toplumsal travma kalıcı hale gelir.

Irkçı ve milliyetçi söylemler tam da bu noktada devreye sokulur. Halklardan destek istenir. Tehlike büyütülür. Düşman imgeleri keskinleştirilir. İçeride ekonomik kriz yaşayan iktidarlar, dış gerilimlerle toplumsal rızayı güçlendirmeye çalışır.

Savaş yalnızca cephede yürütülmez; zihinlerde de örgütlenir.

Bugün Ortadoğu’da yaşananlar, yalnızca İran ile İsrail arasında, ya da ABD’nin bölgesel müdahaleleriyle sınırlı değildir. Bölgedeki birçok işbirlikçi yönetim, aynı zamanda kendi halklarıyla da çatışma içindedir. Siyasal baskılar, ekonomik eşitsizlikler, ifade özgürlüğünün daralması, halkın taleplerinin bastırılması bu tablonun parçasıdır.

Halkın kurtuluşu

Ulus, milliyet, inanç üzerinden kışkırtılan İran halkları, kendi geleceğini belirleyecek gerçek değişimin dış savaşlarla değil, kendi demokratik iradesiyle kurulacağını bilmelidir. Savaşı başlatanlar halkların özgürlüğünü değil, iktidarların ve küresel güçlerin çıkarlarını korurlar. Bombalar düştüğünde bedeli yönetenler değil; emekçiler, gençler, kadınlar ve çocuklar öder. Halkın iktidarı ancak barış, örgütlü mücadele ve toplumsal dayanışma ile kurulabilir.

Doğa da savaşın görünmeyen kurbanıdır.

Bombalanan her coğrafyada yalnızca insanlar ölmez; toprak kirlenir, su kaynakları yok olur, hayvan yaşamı tahrip edilir, ekolojik denge bozulur.

Bu nedenle savaş, yalnızca insanlığa karşı değil; doğaya karşı da işlenen büyük bir yıkımdır.

Asıl soru belki de şudur:

Her insan kendi vicdanında hangi savaşı veriyor?

“Savaşa karşı ne yapıyorum?” sorusu artık yalnızca siyasetçilerin değil, bütün insanlığın sorusudur.

Çünkü barış yalnızca devletlerin masasında kurulmaz; toplumların ortak iradesiyle güçlenir.

Bugün Avrupa’dan Asya’ya, dünyanın her yerinde sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının, kadın hareketlerinin, gençlik örgütlerinin, işçilerin, köylülerin ortak bir barış dili kurması gerekiyor.

Kapitalist saldırganlığın ürettiği savaş iklimine karşı halkların ortak vicdanı yükselmedikçe, savaş mühendisleri kazanmaya devam edecektir.

Savaşanlar kazandıkça, halklar kaybetmeye devam edecektir.

Neden mi?

Savaşın sonunda kazananlar silah şirketleri olur;

kaybedenler mezar taşlarında isimleri yazılı çocuklar, kadınlar, gençler…

Bugün ihtiyaç olan şey, yeni cepheler değil; dünya halklarının emperyalist yayılma, kapitalist sömürü ve faşizme karşı örgütlenme vicdanıdır.

Hadi hayırlısı…