Özgür İradeye ve Kimliğe Yapılan İstilalar…
Günümüzde yüksek teknoloji, sadece bir araç olmaktan çıkıp bireysel iradeyi ele geçiren bir "dijital buyruk" mekanizmasına dönüşmüştür.
Bakımsız sakallı erkekler, aşırı makyajlı ve takma tırnaklı kadınlar…
Ünlü kafelerde/pastanelerde, mor/eflatun saçlı genç kızların bir yetişkin edasıyla sergilediği tutumlar… Sadece “telefon” ve "görünür olma" üzerine kurulu o “kurgulanmış” yaşamları gösteriyor.
Hepsinin bir elinde telefon, diğerinde sigara, “umursamaz” bir yürüyüş içinde, birbirinin fotokopisi gibi tek tipleşmiş kitleleri görebiliyoruz.
Bu “yeni çağda” kitleler, kendi “özgün” değerlerini inşa etmek yerine, ekranlarda gördükleri “parıltılı” ama "ucuz" imajların “gönüllü tutsağı” haline gelmektedir.
Sokaklarda gördüğümüz o "kopya" görünümler, bakımsız sakallar, ütüsüz pantolonlar, fabrikasyon gibi estetik müdahaleler ve tek tip giyim tarzları, birer özgürlük ilanı değil, aslında derin bir “zihinsel tembelliğin” dışavurumudur.
Birey, sorgulamak ve araştırmak yerine; sosyal “medyanın sunduğu” moda olan hazır paketleri kuşanarak toplum içinde "görünür" olmaya çalışırken, aslında “kendi özgünlüğünü” yitirmektedir.
Bu çözülme en “acı yüzünü” aile yapısında göstermektedir.
Bebek arabasında telefon izleyen bir bebek ve süpermarkette raftan ürünlere koşan bir çocuk…
Ailenin çocuk üzerindeki kontrolünü kaybetmesini ve erken yaşta başlayan tüketim bağımlılığını anlatıyor.
Bebek arabasında eline "dijital emzik" (telefon) tutuşturulan çocuk, daha 3-5 yaşında bir tüketim bağımlısına dönüşmektedir.
Anne ve babalar, çocuklarını “yönlendirme gücünü” yitirmiş; otokontrolün yerini “anlık tatminler” ve “ekran bağımlılığı” almıştır.
Toplum artık yaşamın öznesi değil, “başkalarının kurgulanmış” yaşamlarının edilgen birer "izleyicisi" durumundadır.
Bu durum, entelektüel derinliği yok ederken beraberinde korkunç bir duyarsızlığı da getirmektedir.
Derin konulara, toplumsal sorunlara veya kültürel değerlere dair açılan her konu, "hazır ve sığ" yanıtlarla geçiştirilmekte; gerçek birer "düşünce insanı" bulmak her geçen gün zorlaşmaktadır.
Öte yanda çalışma odasının sessizliğinde, bu “konuları dert edinen” bilge bir yazarın yalnızlığı…
Dışarıda kitleler kendi telefonlarına bakarken, yazar bu duyarsızlığın ve anlaşılamamanın derinliğini yaşıyor. Konuları araştırıyor, sorguluyor, analizlerde bulunuyor.
Sonuç olarak baktığımızda görebiliriz: Beşikten mezara kadar her kuşak “dijital yönlendirmelerin” etkisi altında savunmasız bırakılmıştır.
Bu kuşatmadan çıkışın tek yolu; “yeniden sorgulamak”, “emeğe dayalı bilgiye” değer vermek ve özgün iradeyi dijital algoritmalara teslim etmemektir.
Birey olarak “özgün” ve “bilinçli” olabilmeyi hedeflemeliyiz, emek harcamalı ve çabalamalıyız.
Öğretmen GÖNEN ÇIBIKCI

Comments
…Loading comments…