İnsan doğar, büyür, yaşar ve ölür. Bu sürecin hiçbir anı sabit değilken, fikirlerin sabit kalması zaten doğaya aykırı. Kimi buna “omurgasızlık” der, kimi “ilkesizlik”. Oysa ben bu kelimelere fazla anlam yüklemem. “Omurga” dedikleri şey bazen değişmezliğe saplanmış inatçılıktan ibarettir. “İlke” dedikleri ise çoğu zaman yaldızlı lafların ardına saklanmış ukalalık.

Ben öyle ilkeyle donanmış adamlardan pek hazzetmem. Fikrini söylerken bile o fikrin birkaç gün sonra çöp olabileceğini bilen insanları daha çok severim. Çünkü bir fikre ölesiye sarılanlar, çoğu zaman o fikir yüzünden ölüyor. Fikir ölüyor, ama onlar hâlâ aynı yerde duruyorlar. Gölge gibi.

Bazı fikirler var ki, geçiciliğini fark etmeden benimseyenlerin canına mal oluyor. Mesela, Can Yücel’in “Gerillanın El Kitabı”nı Türkçeye çevirdiği dönemi hatırlıyorum. O kitapta, kulağa devrimci gelen ama aslında çoğu yalan yanlış bilgilerle dolu cümleler vardı. O cümlelerle büyüyen, o kitapla motive olup dağa çıkan, kolunu bacağını kaybeden insanlar oldu. Öldüler. Fikir değişmedi. Ama Can Yücel değişti. Datça’da, badanalı bir taş evde, çiçekler içinde öldü. Eminim ki bugün olsa o kitabı çevirmek istemezdi. Çünkü değişti. O değişti ama onun çevirisiyle yaşayan o fikir, bazı insanların hayatını geri verilmemecesine aldı götürdü.

Bu yüzden fikrini değiştirebilme ihtimali olan insanları seviyorum. Çünkü onlar hala canlı, hala arayışta, hala insan. Değişebileceğini bilen, bunu dile getiren insanlar. Onların fikri çöpe gidebilir ama kendileri ölmez. Fikriyle değil, insanlığıyla yaşar.

Ama ne yazık ki bu dünyada en kalıcı olan şey, ölü fikirler. Ölmemesi gereken şeyler, fikirlerin kendisi değil; fikrin ardındaki insan olmalıydı. Ama bazen tam tersi oluyor. Kimi, 1970’teki fikriyle 2025’te hâlâ aynı kararlılıkla haykırıyor ama 1980’de ölmüş aslında, haberi yok. Kimi de fikirlerini bırakıp, yoluna devam etmiş ama arkasında bıraktığı fikirlerle binlerce insanın rotasını kırmış.

Beni en çok üzen şey de bu işin ölümden sonra bile devam etmesi. Bir yazar çıkıyor, kitaplarında yoksulların yanında saf tutuyor, ezilenin sesini yükseltiyor. Ama öldüğünde tabutunun etrafını burjuvazi sarıyor, onu en çok sömürenler sahipleniyor. Hayatında adını bile duymamış zenginler, “ne kıymetli bir kalemdi” diye methiyeler düzüyor. Onu gerçekten anlayan, kitabında kendini bulan bir işçi ise belki cenazesine bile gidemiyor. Çünkü yol parası yok.

Evet, fikirler değişir. Değişmeli. Ama bu değişim sadece fikirlerde kalırsa bir anlamı yok. Değişeceğimizi bilelim, bildirelim. Fikrimizin yarın bir başkasının hayatına ne şekilde dokunacağını hesap edemesek de, en azından bunun sorumluluğunu taşıyalım. Fikirler gelip geçer, insan kalır.

Bu yüzden zaman zaman karımla bile kavga etmeyi göze alıyorum. Çünkü bazen susmak ihanettir. Fikrini söylemek değil, fikrinin mutlak olduğunu sanmak büyük kibirdir. O yüzden, fikrini söylerken “bu da geçer yahu” diyebilen herkesin önünde eğilirim. Kalanlar içinse… Vallahi gerekirse hepinizi döverim. Ama sonra oturup bir çay içeriz. Fikrim değişebilir çünkü.