Ne kadar kolaymış bu iş yau!
Yıllarca süren savaş, 40-50 bin insanın canı, yüz milyarlarca dolar, yitirilen gençlikler, yakılan köyler, faili meçhuller, işkenceler, bombalar, mayınlar, cenazeler, cezaevlerinde çürüyen hayatlar, parçalanmış aileler, travmalar, ömür boyu sürecek acılar… Hepsi bir yana. Meğer bütün mesele Ankara’da yüzde 7-8 oy alan bir siyasetçinin çıkıp “Sayın kurucu önder, lütfen örgütünüze silah bırakma çağrısı yapınız” demesiymiş. Karşı taraftan da “Emrin olur abi, ne diyorsan o” yanıtını almakmış!
Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır?
Bu nasıl bir halkla alay etmedir?
Bu nasıl bir “barış tiyatrosu”dur?
Bir Tiyatro, Bir Mizansen, Bir Alay
PKK’nın silah bırakması meselesi yıllardır Türkiye’nin en yakıcı sorunlarından biri. Ancak mesele sadece “silahı bırakmak” değil ki. Bu bir sonucu olabilir, ama sorunun kendisi değildir. PKK, 1984’teki ilk eyleminden bu yana sadece dağda silahlı bir örgüt olarak var olmadı. Türkiye’de etnik temelli bir siyasal proje yürüttü, uluslararası güçlerden destek aldı, birçok ülkede diplomatik kanallar açtı. Silahlı gücünü ideolojik, politik ve ekonomik araçlarla tahkim etti. Bölgede yalnızca bir güvenlik sorunu değil, aynı zamanda bir otorite, düzen ve sistem kurmaya çalışan bir yapı oldu.
Şimdi çıkıp da sanki bir telefonla, bir çağrıyla her şey sıfırlanabilecekmiş gibi davranmak, ya akılla dalga geçmektir ya da toplumu aptal yerine koymaktır. Hele de bu çağrının bir siyasal liderin hamasi sözleriyle aniden “etkili olduğu” iddiası, tek kelimeyle komiktir.
Peki, Neden Yıllarca Bedel Ödendi?
Gerçekten de eğer bu kadar kolaysa, neden bu ülke 40 yıl boyunca savaştı?
Neden evlatlarımızı mayın tarlalarında, pusularda kaybettik?
Neden doğu illerinde şehirler paramparça edildi, hendek savaşları yaşandı?
Neden çözüm süreci heba edildi?
Neden Oslo’da, İmralı’da, Kandil’de yürütülen görüşmeler başarısız oldu?
Neden Habur rezaleti yaşandı, neden hendek sürecinde şehirlere tüneller kazıldı?
Demek ki mesele sadece çağrı yapmak değilmiş. Mesele, çağrının karşılığında gerçekten bir siyasi irade, samimiyet, kararlılık ve karşılıklı güven yaratmakmış. Mesele, sadece bir örgütü değil, onun arkasındaki onlarca hesabı, küresel projeyi, bölgesel çıkar oyunlarını ve yerli işbirlikçileri de denklemden çıkarmakmış.
Ama şimdi birileri çıkmış, sanki bu ülkenin ordusu, polisi, istihbaratı yıllarca boşuna uğraşmış gibi bir hava estiriyor. Sanki yitirilen canlar anlamsızmış gibi. Sanki yıllarca barış isteyenlerin dili susturulmamış gibi. Sanki çözüm isteyenler birer birer tasfiye edilmemiş gibi. Sanki “barış” diyenlerin eline kelepçe vurulmamış gibi…
Barış Gerçekse Demokrasiyle Ölçülür
Silahların susması önemli midir? Evet. Ama bu suskunluk kalıcı olacak mı, yoksa seçim dönemi için ayarlanmış geçici bir sessizlik mi? Silah bırakmak, sadece dağdan inmekle olmaz. Hukukun üstünlüğüne, eşit yurttaşlığa, demokratik kurumlara saygı duymakla olur. Eğer yarın Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri toplanamıyorsa, Demirtaş hakkında verilen AİHM kararları uygulanmıyorsa, belediyelere kayyumlar atanmaya devam ediyorsa, hasta tutuklular içeride çürüyorsa, bu barış gerçek değil, yapaydır.
Barış, bir siyasal liderin ağzından çıkan sözle değil, o sözün nasıl bir hukuk düzeninde, hangi toplumsal zeminde, nasıl bir tarihsel bağlamda karşılık bulduğuyla anlam kazanır.
Barış Bir Armağan Değildir
Kimse kimseye barışı hediye etmez. Barış, karşılıklı müzakereyle, hesaplaşmayla, yüzleşmeyle, adaletle ve şeffaflıkla gelir. Kimsenin alnına “barışsever” yazmakla barış gelmez. Hele hele arkasında yüzlerce insanın kanı olan bir yapının sadece “emirle” silah bırakacağına inanmak, ya ahmaklık ya da algı operasyonudur.
Gerçek bir barışın temelinde şu sorulara verilen dürüst yanıtlar yatar:
Devlet bu süreçte neyi kabul edecek, neyi etmeyecek?
PKK’nın silahlı kadrolarına ne olacak?
Şehir yapılanmalarına, gençlik kollarına ne olacak?
Halkın güvenliği nasıl sağlanacak?
Türkiye’nin toprak bütünlüğü tartışmaya açılacak mı?
Yurt dışındaki Kandil kadrolarına ne planlanıyor?
Avrupa’da örgütlenen diaspora yapılarına ne olacak?
Bu sorular yanıtlanmadan, bir “çağrıyla” barış sağlandığı iddiası, halkı kandırmak olur.
Halkı Aşağılamayın
Bu ülke, yıllarca barış diye diye kandırıldı. Kimi zaman dağdan iniyorlar denildi, kimi zaman silah bırakıyorlar denildi. Sonuç? Hendek savaşı. Şehirlerde tanklar, top sesleri. Şimdi aynı döngü bir daha mı yaşanacak? Yoksa bu sefer gerçekten halkın iradesine dayanan, şeffaf, açık, hesap verebilir bir süreç mi yürütülecek?
Ama önce halkla dalga geçmeyin.
Barış bu kadar kolaysa, bu kadar acı neden yaşandı?
Yok bu kadar kolay değilse, o zaman kim kiminle neyin tiyatrosunu oynuyor?
Barış şovla değil, şerefle yapılır.
Gerçek barış, halkın gözünün içine baka baka oynanan bir tiyatronun sahnesi olamaz.
Ancak hakikatin, adaletin ve dürüstlüğün üzerine inşa edilirse bir anlam taşır.

Comments
…Loading comments…