Yirmi üç yıl boyunca bu ülke tek bir şey yaşadı: UTANÇ! Kimi zaman bir çocuğun çığlığıyla, kimi zaman bir annenin ağıdıyla… Kimi zaman milyonlarca insanın sessizliğiyle, kimi zaman tek bir adamın arsız kahkahasıyla… Ne kadar yüz kızartıcı ne varsa bu ülkeye AKP döneminde yaşatıldı. Rezillikler göğe yazıldı, millet yere bakmak zorunda bırakıldı.

Ayakkabı kutularına sığmayan para dolu paketler, bakan çocuklarının evinde bulunan kasalar… Devletin göbeğinde dönen rüşvet trafiği ifşa oldu ama tek bir yolsuzluk bile yargılanmadı. Suçlular değil, ortaya çıkaranlar cezalandırıldı. Bir millet, hırsızlığı normalleştiren ekranlara mahkûm edildi. Çalınanın sadece para değil, utanma duygusu olduğu çok sonraları anlaşıldı.

FETÖ’nün devlete çöreklendiği yıllar, iktidarın bizzat el birliğiyle açtığı kapılarla oldu. Aynı kürsülerden “ne istediler de vermedik” diyenlerin sesi hâlâ kulaklarda. Türk ordusu, yargısı, polisi, istihbaratı bu yapıya teslim edildi. Sonra ne oldu? 15 Temmuz geldi. Millet sokakta can verirken, yıllarca bu örgütü besleyenler bir gün bile sorumluluk almadı. Hesap sormadılar, çünkü aynı masanın iki farklı bacağından ibarettiler.

Tarikatlar ve cemaatler devlete yerleşti. TÜBİTAK gibi bilim kurumlarının başına, hayvanat bahçesi müdürleri atandı. Bilim susturuldu, akıl dışlandı, liyakat yok edildi. Astronomi bölümleri kapatıldı, yerine “tevekkül” öğretilmeye başlandı. Koca bir ülke, akıldan uzak, tarikat aklıyla yönetilmeye başlandı. Devlet, “biat edenin” yükseldiği, düşünenin dışlandığı bir çadır tiyatrosuna dönüştürüldü.

Ensar Vakfı’nda 45 çocuk istismar edildi. Devlet, tecavüzcülerin değil, vakfın arkasında durdu. Tarikat yurtlarında çocuklara musallat olundu. Kamuoyuna “rızaları vardı” denerek olayın üstü örtülmeye çalışıldı. Bu cümle tek başına bu ülkenin çürümüşlüğünün resmidir. Çocukların ağzı kapatıldı, istismarcılara kalkan olundu. Bu milletin namusu, iktidarın tarikat ittifakına feda edildi.

Soma’da yüzlerce işçi diri diri toprağın altına gömüldü. Ne bir istifa geldi ne bir özür. “Fıtrat” dediler, kader dediler, ama gerçek apaçıktı: göz göre göre öldüler. Denetim yoktu. Önlem yoktu. Tek olan şey, maden sahibinin siyasi bağlantısıydı. O gün toprak altına yalnız işçiler değil, bu ülkenin işçi onuru da gömüldü.

2023’te deprem geldi. On binlerce insan, çürük binalarda can verdi. Devlet yoktu. Kızılay çadır sattı. İnsanlar sosyal medyadan yardım isterken, iktidar Twitter’a erişimi engelledi. Aç kalan, donan, kurtarılmayı bekleyen insanlar sahipsizdi. Bu sadece bir doğal afet değildi; bu, göz göre göre işlenen bir toplu cinayetti. Rezaletin adı “koordinasyonsuzluk” değil, açık ihmaldi.

Kadınlar öldürüldü. Her gün, her saat bir kadın öldürüldü. Devlet izledi. Katillere ceza değil, indirim verildi. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldı, “kadının beyanı” hedefe kondu. Sokakta yürüyemeyen, adliyeden koruma isteyen, ama hep geç kalan kadınlar… Bu topraklar kadınlara mezar oldu. Öldürülen her kadının ardından birkaç satırlık açıklamalar yapıldı; hiçbirinin yerine adalet konmadı.

Sığınmacılar eliyle ülkenin demografik yapısı değiştirildi. Kimliksizleştirilmiş, ucuz iş gücüne mahkûm edilmiş bir topluma dönüştürüldük. Mahalleler değişti, sokaklar değişti, dil değişti. “Misafir” dedikleri milyonlar, kalıcı hale geldi. Türk milleti kendi ülkesinde azınlık psikolojisine itildi. Devlet, vatandaşının değil, Avrupa’nın mülteci bekçisi oldu. Onur yok sayıldı.

Çocuklar sadece tarikat evlerinde değil, otellerde de diri diri yakıldı.
2008’de Isparta’daki Süleymancılara ait yurtta çıkan yangında 17 kız çocuğu can verdi.
2016’da Aladağ’da yine bir cemaat yurdunda çıkan yangında 11 çocuk feci şekilde yandı. Yangın merdiveni yoktu, çıkış kapısı kilitliydi. Denetim yoktu.
Ve sonra Bolu’da… Tatil yapan çocuklar aileleriyle birlikte bir otelde, çıkan yangında yanarak can verdi. Otelin kaçak olduğu, yangın sistemlerinin çalışmadığı ortaya çıktı. Otelin sahibi korundu. Turizm Bakanı, lüks yatında tatil yaparken görüntülendi. Ne özür diledi ne istifa etti.
Bu ülkede çocuklar yanarken bakan güneşleniyordu. Bu ülkede ölüm bile artık kimseyi utandırmıyordu.

Gazeteciler tutuklandı, televizyonlar susturuldu, sosyal medya linç ve sansür mekanizmasına çevrildi. Akademisyenler KHK’larla kapı önüne kondu. “Düşünen” herkes düşman ilan edildi. Hukuk bitti, mahkemeler iktidarın şube müdürlüğüne dönüştürüldü. Osman Kavala, yıllardır içeride. Selahattin Demirtaş içeride. Gezi direnişçileri içeride. Onlar içerideyken, mafya liderleri dışarda röportaj veriyor, uyuşturucu baronları ödüllendiriliyordu.

Mafya, devletin ortağı haline geldi. Sedat Peker’in ifşalarıyla ortaya dökülen uyuşturucu rotaları, valizle taşınan milyon dolarlar, bakanların karıştığı iddialar… Ne yargı kıpırdadı ne medya. Çünkü düzen kirin üstüne kuruldu. Çünkü kokuşmuşluk artık sistemin kendisi oldu. Bu ülkede artık suç değil; delil utanç veriyor, ifşacı değil; sessiz kalan korunuyor.

Gezi Direnişi gibi bir halk onuru dahi kriminalize edildi. Ağaçlara sahip çıkan gençlerin üzerinden tank gibi geçildi. Gözaltılar, cezalar, iftiralar… Gençlerin umutları karalandı, yaşlıların sessizliği satın alındı. Bu iktidar, yeşili düşman, betonu bayrak yaptı.

Yirmi üç yıl boyunca devlet dedikleri şey, bir mafya ağının finansman merkezine, bir tarikatın bürokrasi devşirme atölyesine, bir yandaş zenginleşme kulübüne dönüştürüldü. Ne hak kaldı ne hukuk. Ne ahlak kaldı ne hesap. Ne adalet kaldı ne insanlık.

Bugün bu ülkede çocuklar istismara uğruyor, kadınlar öldürülüyor, gençler kaçıyor, yaşlılar açlıkla baş başa bırakılıyor. Üniversiteler susmuş, mahkemeler körleşmiş, medya çöplüğe dönmüş, sokaklar korku tarlası olmuş.
Rezillikler birer birer değil, topluca yaşanıyor.
Bu bir dönem değil, bu bir çöküştür.
Bu bir yönetim değil, rezillikler albümüdür.