Yine yandı. Ağaçlar, dağlar, köyler, hayvanlar, umutlar… Her yaz alıştığımız felaket senaryosu yeniden sahnede. Bu senaryo öyle tanıdık ki artık herkes ezbere biliyor: Yangın çıkar, devlet geç gelir, orman kül olur, halk kendi imkânlarıyla mücadele eder, sonra birileri çıkar “çok şükür can kaybı yok” der. Bitti mi? Bitmedi. Yanan yerin üstüne bir yıl sonra otel yapılır. Film bu kadar.
Devlet nerede mi? Her zamanki yerinde: Uzakta, geç kalan, hazırlıksız ve sorumsuz. Her sene “bu yaz daha hazırlıklıyız” denip aynı rezillik yaşanıyor. Ne uçak sayısı artıyor ne helikopter, ne pilot, ne koordinasyon. Oysa teknolojinin çağında yaşıyoruz. Dronla düğün çekiyoruz ama orman gözetlemeye hâlâ kule gönderiyoruz. Üstelik içinde oturan personelin yangına karşı eğitim seviyesi, bir yangın tüpünü ters çevirip elinde patlatacak düzeyde.
Türk Hava Kurumu’nun çürümeye bırakılmış uçakları yıllardır hangarlarda çakılı dururken, biz başka ülkelerden yardım isteyip bunu da bir “başarı hikayesi” gibi pazarlıyoruz. Yerli ve milli nutukları atılırken, İspanyol yangın uçağı bekleniyor. Ne hazin bir çelişki.
Peki bu kadar beceriksizlik niye? Çünkü devlette iş başında olması gereken liyakatli, alanında uzman, eğitimli kadrolar yıllar önce tasfiye edildi. Yerlerine kim getirildi? Partiye sadakati yüksek ama iş bilmez, eğitimi tartışmalı, yeteneği hiç olmayan memur kılıklı sadakat memurları. Bir kısmı hangi bölümden mezun olduğu bile belli olmayan, özgeçmişi excel tablosu gibi uydurulmuş, torpille yükselmiş insanlar. Bunlar devletin kritik koltuklarını işgal ediyor. Bürokrat değil, partizan militan bunlar. Her gelen kendi eşini, dostunu, damadını, kayınçosunu müdür yaptı. Eh, bu kafayla orman da yanar, ülke de.
İhale sistemine bakıyorsunuz, aynı partizanlık orada da var. Kimin yangın söndürme deneyimi var, kimin yok; önemli değil. İhaleyi kimin aldığına değil, kime yakın olduğuna bakılıyor. Helikopterle yangına mı gidersin, mangal partisine mi; kimse ilgilenmiyor. Para akıyor, orman yanıyor, onlar bakıyor.
Koordinasyon deseniz, yok hükmünde. Tarım ve Orman Bakanlığı başka telden çalıyor, AFAD başka. Belediyeler çağrılmıyor çünkü “bizden değiller.” Gönüllüler engelleniyor çünkü “kontrol dışı.” Herkes birbirinin üzerine sorumluluk atıyor, yangın ise ateşle büyümeye devam ediyor.
Yangın çıkıyor, halk kendi başına kalıyor. Su hortumuyla alevlere karşı savaş veriyor. Çünkü biliyor ki devlet büyükleri o sırada basına demeç veriyor: “Tüm birimlerimiz sahada.” Sahada olan halk, sahneye çıkan onlar. Oyun büyük. Görüntü tamam, gerçek boşluk.
Sonra büyük konuşmalar başlıyor: “Yanan alanlar kesinlikle imara açılmayacak.” Bu lafı her yıl duyuyoruz. Sonra ne oluyor? Otel geliyor, AVM geliyor, maden ruhsatı çıkıyor. Yani yanan sadece orman değil; aynı zamanda vicdan, güven, adalet. Doğa yanıyor, biz izliyoruz. Üstelik fail de, sorumlu da ortada yok. Herkes işini biliyor, kimse işini yapmıyor.
Bu ülkede artık yangın söndürme değil, görev gaspı söndürülmeli. Yeteneksiz, eğitimsiz, koltuk işgalcisi bürokratlar devletin üzerinden silinmedikçe ne orman kalır, ne gelecek.
Ve en acısı da şu: Bu sene Çanakkale de alevlere teslim edildi. Evet, o Çanakkale… Bu milletin namusunu, bağımsızlığını, onurunu canı pahasına savunduğu, “geçilmez” dediği topraklar. Milli direnişin destan yazdığı başkent. Ne yazık ki bu kez ne direniş var, ne irade. Sanki biri bilerek yangına teslim etti. Müdahale gecikti, koordinasyon yoktu, araç yoktu, uçak yoktu. Yüzyıllık şehit toprağı, bu kez ateşe karşı korumasız bırakıldı. Çanakkale geçilmedi ama göz göre göre yakıldı.
Bu ihmal değil, ihanettir.

Comments
…Loading comments…