Türkiye’nin son yirmiüç yılına baktığımızda, AKP iktidarının ülkeyi sürdürülebilir bir gelişme rotasına oturtmak yerine sürekli kriz ürettiğini görmek zor değil. Ekonomi çökmüş, işsizlik patlamış, gençler yurtdışına kaçacak delik arıyor, ama ekranlara çıkan saray medyası “Ekonomimiz şaha kalktı” diyor. Şaha kalkan tek şey fiyatlar; soğanın kilosu adeta altınla yarışıyor. Çarşı-pazar yangın yeri, millet bir kilo yerine yarım kilo alıp eve dönüyor. Buna rağmen bakanlar hâlâ “refah seviyemiz artıyor” diyebiliyor.
Cumhur İttifakı ise düpedüz çıkar ortaklığıdır. Bahçeli, bir zamanlar AKP’ye en sert muhalefet eden lider rolündeyken, bugün Erdoğan’ın stepnesi konumunda. Siyasetin bu zoraki evliliği, halkın çıkarını değil, iktidarın sürekliliğini garanti altına almak için kurulmuş bir düzenek.
Kabineye bakınca ise tam bir trajikomedi tablosu görüyorsunuz.
Hazine ve Maliye Bakanı, ekonomi dibe vurmuşken “Her şey yolunda” diyor. Millet cüzdanındaki son bozuk parayı sayıyor; gerçeklik ve söylem arasındaki uçurum, kara mizah kadar keskin. “Enflasyon düşüyor” deniyor, ama vatandaş pazara çıkıp tek bir salatalık alıp dönüyor.
İçişleri Bakanı ise ülkeye huzur getirmekle görevli. Ama sokaklar çetelerin oyun alanına dönmüş durumda. 13-14 yaşındaki çocuklar çetelere katılıyor, silah taşıyor. Mahalle aralarında silah sesleri ve gece kavgaları normalleşmiş. Bakan ise “asayiş berkemal” diyerek kağıt üstünde başarıyı anlatıyor, gerçekte ise kaos hâkim.
Milli Eğitim Bakanı ayrı bir trajikomedi. Eğitim sistemi artık cehalet ve yobazlık üretim merkezi hâline gelmiş durumda. Her yeni bakan yeni bir “sistem” uyduruyor: 4+4+4, sınav değişiklikleri, ders kaldırmalar, müfredat oyunları… Öğrenciler deneme tahtası gibi kullanılıyor. Üniversite mezunları işsizler ordusuna katılıyor, okuyanla okumayan arasındaki fark eriyor. Eğitimin amacı bilgi ve eleştirel düşünce yerine, itaat ve dogmatik düşünceyi pekiştirmek hâline gelmiş. Bu tablo, toplumsal cehaletin sistematik şekilde artırılması ve yobazlığın güçlendirilmesi anlamına geliyor. Bakan çıkıp “Eğitimde dünya ile yarışıyoruz” dese de gerçek, cahil ve dogmatik nesiller yetiştirerek üçüncü dünya ülkeleriyle yarışmak.
Adalet Bakanı da ayrı bir problem. Adaletin temeli çiğneniyor, bakan hâlâ “Yargımız bağımsızdır” diyerek kamuoyunu yanıltıyor. İktidarı eleştirenler hızla cezalandırılırken, yolsuzluk yapanlar koruma altında. Mahkeme salonları adalet dağıtmak yerine iktidarın sopasını salladığı sahnelere dönmüş durumda.
Tarım Bakanı’na gelince tablo daha da acı. Çiftçi perişan, traktörüne mazot koyamıyor, tarlasına gübre atamıyor. Bakan hâlâ “Rekolte yüksek” masalı anlatıyor. Milletin cebinde para yok, köylü tarlasını ekmekten vazgeçmiş, bakan ise ithal ürünlerle dolu marketleri gösterip poz veriyor. Yerli üretici iflas ederken, yandaşlar devlet kaynaklarından nemalanıyor.
Çevre ve Şehircilik Bakanı ise ayrı bir karikatür. Depremler olmuş, şehirler çökmüş, bakan hâlâ maketlerle, projelerle poz veriyor. Doğa katlediliyor, ormanlar madenlere peşkeş çekiliyor, dereler kurutulmuş, sahiller talan edilmiş, ama bakan hâlâ “yeşil dönüşüm” diyebiliyor. Dönüşen tek şey doğanın betona gömülmesi.
Dışişleri Bakanı ise tam bir komedi gibi. Elini cebine sokup “poz veriyorum, sert bakıyorum” tavrıyla adeta TikTok kahramanı kesiliyor. Ülkenin diplomatik krizleri ve uluslararası imajı göz ardı edilirken, kameralar karşısında sahte bir sertlik gösterisi yapıyor. Bu tablo, dış politikanın ciddiyetinin tamamen performansa dönüştüğünü gözler önüne seriyor.
AKP kabinesi, tam anlamıyla bir trajikomedi topluluğu. Sahneye çıkıyorlar, rollerini oynuyorlar, seyirci ise her gün aynı kötü oyunu izliyor. Eğitim, sağlık, ekonomi, güvenlik, çevre… Her alan çökmüş, ama bakanlar sahte bir başarı hikâyesi anlatmaya devam ediyor.
Türkiye, liyakat yerine sadakati ödüllendiren bir sistemin içinde savruluyor. Uzun yıllardır kamu yönetiminde ve siyasette yer değiştiren kadrolar, neyi doğru yaptığını değil, kime hizmet ettiğini ölçüyor. Gelişme yerine gerileme normalleşmiş, krizler kronik hâle gelmiş durumda. Halk, çaresizlik içinde bu sahneyi izliyor, gelecek kaygısı her geçen gün büyüyor.
Çıkış yolu ise bireysel farkındalık ve kolektif iradeyi güçlendirmekten geçiyor. Liyakati ve adaleti esas alan bir yönetim talep etmek, gerçek verilerle politikaları sorgulamak ve ülkenin kaynaklarını halkın refahı için kullanmak gerekiyor. Aksi hâlde Türkiye, cehalet ve yobazlıkla beslenen bir düzenin içinde, gerçek krizlerle boğuşmaya devam edecek.

Comments
…Loading comments…