Bir saat önce kahvehanenin arka kapısından giren ocakçı çayları demledi. Çaylar hazır olduğunda içeriden kahvehanenin cümle kapısının kepengi gürültüyle açtı.
Ahali masaları ikişer üçer doldurmaya başladı.
Köyün muhtarı Hasan Ağa, kahveye girip ahaliyi selamlayarak, sürekli kendisine ayrılan masasına giderek sandalyesine oturdu. Henüz garson gelmemiş olacak ki, ocakçı Hasan Ağanın oturduğunu gördüğünde apar topar yarım çayını getirdi.
Muhabbet dostları Hasan Ağanın masasına gelmeye başladı. Hasan Ağanın keyfi yerinde değildi. Masaya koymadığı bardağı yudumlayıp tekrar elinde tutarak konuşmaya devam ediyor. Yanına oturan işçi Mustafa’nın sipariş verdiği demli çayı hala gelmedi. Emekli öğretmen Emin kahvehaneye bugün biraz erken geldi.
Masanın konusu her gün olduğu gibi bugünde belli: Memleketin halleri…
Hasan Ağa, gözlerini kahvehanenin içinde gezdirerek: Ekonomi batık. Mahsuller tarlada kaldı. Bizler sahipsiz kaldık, bir daha iflah olmayız.
Eliyle kafasını kaşıyan Mustafa: Bizim siyasetçilerin alayı hırsız. Böyle deyincede günahlarına giriyoruz. Emme, insan belediye başkanı, milletvekili olmak için neden bu kadar para harcar? Cepten harcayan cebi dolduracak.
Sadece siyasetçiler olsa amenna. Bürokraside neler dönüyor haberin var mı? Bu memlekette, kumar, fuhuş, rüşvet, uyuşturucu, kaçakçılık pazarı kimin elinde, kimin desteğiyle sürdürülüyor?
Hasan Ağa: Sus ulan, sabah sabah komünist komünist konuşup ağzımızın tatını bozma. .
Emekli öğretmen Emin: Ağzımızın tadı bir yana, bu konuşmayı sürdürerek abdestimizi de bozacak. Sadece komünistlik olsa, konuşmalarının içinde bölücülük, anarşistlik var. Biz ne dertteyiz Mustafa ne dertte. Bizim emekli maaşımız bir haftada eriyor. Aha burada üç çay içmeye, birine ısmarlamaya korkuyoruz.
Sanki masada üç ekonomi profesörü, üç siyaset filozofu oturuyor gibi. Ama sor bakalım: Hasan Ağa en son hangi kitabı okumuş? Mustafa hangi gazeteyi açıp köşe yazısını sindirmiş? Emin hangi parti programına göz atmış?
Cevap: Hiçbirinin bir halt ettiği yok. Sadece kendi eksenleri etrafında dönüp ürettiklerini saçıyorlar.
Televizyonun karşısında
Televizyonda hararetli tartışma programı izleyen baba kendini her konuda bile edayla hararetli konuşan yorumcunun sesine kaptırmış.
Kendi kendine konuşuyor “ben geçen gün kaynımgilde aynısını konuştum. Amerika ne derse kanun oluyor. Dış güçler Müslüman ülkeler üzerinde oyun kuruyorlar.
Babasının kendi kendine konuşmasını duyan kızı: Ama, baba, Amerika neden bize karışıyor? Biz onlara ne kötülük yaptık? Bizimkiler neden Amerika’nın dediğini yapmak zorundalar?
Baba sinirle cevaplar: Memleketi NATO’ya yamadılar. Sadece bizim ülkemiz değil, her yer onların. Onların dediğini oluyor, ne bağımsızlığı, bağlı ve bağımlıyız.
Fabrikanın Kapısında
Kasabanın çıkışındaki tekstil atölyesinde işçiler öğle arasında konuşur. Ali, genç bir işçidir, patronun fazla mesaileri ödemediğini, kölelik koşullarında çalıştıklarını söyleyerek arkadaşlarını sendikada örgütlenerek birlikte mücadeleye çağırır.
“Gelin birlikte iş bırakalım, hakkımızı arayalım, sendikaya üye olalım. Yılların ustası, Memet alayla güler: Sen örgütlen sendika kur, işçileri polis toplasın gövdede, sendika yöneticileri aidat paralarını yesin! Boş iş bunlar. Ben kendim hallederim.”
Günler geçer patron yine maaşın yarısını öder, mesainin yanına yaklaşmaz.
Ertesi gün Ahmet usta kahvede, yüksek sesle bağırır: Yeter be! Emeğimizin karşılığını vermiyorlar. Evimize ekmek götüremiyoruz. Bu düzen değişmeli!”
Değişmeli evet, ama nasıl? İşte burası hep boş kalır.
Sessizlik!
Kasabanın gençleri, sosyal medyada sürekli dizileri, futbolu, modayı, racon kesen çeteleri tartışır. Herkes birer analisttir. Birisi “dış güçler” der, öteki “zenginler, bölücüler” diye ekler. Ama kütüphanenin kapısı tozlanmıştır, sendikanın panosunda yıllardır yeni bir afiş asılmamıştır. Halk evinin ışıkları yanmaz, gazete bayisinin rafları boş, kahvehaneler tıklım tıklım dolu.
Sonuç olarak!
İşte bu memlekette en çok sesi çıkanlar, en az okuyanlardır. En çok hüküm verenler, en az araştırandır. Örgütlenmeye en çok karşı çıkanlar, en çok şikâyet edendir.
Bu bereketli topraklarda açlıktan ölünmez; cehaletin gürültüsü insanları kölelik yaşamına sürükler.
Ve işte bütün mesele buradadır:
Memleket, söz söylemesi gerekenlerin sustuğu; susması gerekenlerin ise kahvede, televizyonda, sosyal medyada kem, küm ettiği yerdir.
Gerçek kurtuluş, sana uzatılan ekmeğe kavuşmak değil. Kitabın ilk kapağının açılmasıyla okumaya, araştırmaya, tartışmaya, anlatmaya başlama, emeğine sahip çıkma, eşit vatandaş olma bilincidir.
Hadi hayırlısı…

Comments
…Loading comments…