-Affet beni, güzel adam; geç kaldım…-

Onu 1990’da tanıdım. O sıralar Almanya’da TFD (Türkischer Fernsehen in Deutschland) Televizyonu’nun genel yayın yönetmeniydim. Türkiye dışında Türkçe yayın yapan sayılı kanallardan biriydik; TFD, dördüncüsüydü. Ulusal kanalların Türkiye’de henüz olmadığı zamanlar… Gayemiz, Berlin’deki Türklere ses olmak, haberlerle ve kültürümüzle evleri ısıtmaktı. Yayıncılık kanunu gereği yayının bir bölümünde müzik yayınlamamız gerekiyordu; bu iş için ne bütçe yeterliydi ne de müzisyen bulmak kolaydı. Müslüman teşkilatların bir kısmı da müziğe mesafeli duruyordu, hocalar zaman zaman yanlarına birkaç kişiyi alıp stüdyoya “baskın” bile yapabiliyordu. Bir yandan yayın için parça arıyor, öte yandan insanımızı da incitmeden bu işi izah etmeye çalışıyorduk. TFD Televizyonu Millî Görüş Teşkilatları tarafından destekleniyordu.
Bir gün kapı çaldı. İki kişi: Biri seyircimiz, diğeri Ümit Akkaya. Yakışıklı bir delikanlı; “iki dirhem bir çekirdek.” Derler ya. Tam da öyle. Nazik, saygılı, derli toplu bir delikanlı. Sivaslıymış; Adana’da ve İstanbul’da yaşamış, aile birleşimiyle Berlin’e gelmiş, iş arıyormuş. İlk durağı bizim stüdyo olmuş . Uzunca bir sohbet ettik: -Türk halk müziği, Türk Müziği, Pop, Arabesk… Muhabbeti tatlı, pırıl pırıl bir genç. “Müzisyene ihtiyacımız var ama doğrusu paramız yok,” dedim. Gülümsedi: “Anladım.” Dedi. Kucaklaşıp ve ayrıldık.
Bir süre sonra tek başına yine geldi. Bu sefer Berlin’i konuştuk, insanımızın hâlini konuştuk… Hakan devamlı olarak çayları tazeliyordu ve sonunda el sıkıştık. Ümit, Türk kültürüne âşık bir sanatçıydı. “Ücret istemem Hocam,” dedi. “Bu kanal aracılığıyla insanımıza hizmet etmek benim için büyük bir şereftir. Çorbada benim de tuzum olacaksa ki; olsun, ben varım.” O gün başladık çekimlere. Uydu yok; paket yayın yapıyoruz, kasetler dönüyor…
Bir akşam aklıma düştü: “Ümit, bu sazla ilahi okunur mu?”
“Elbette,” dedi.
Yunus Emre’den “Ben yürürüm yâne yâne”yi çaldı ve okudu. Sesi stüdyonun duvarlarına sıcak bir iz bıraktı. Ben de dayanamayıp eşlik ettim. İçerideki arkadaşlarında yüzü güldü, kalpleri yumuşadı. Anlık bir cesaretle; ilahiyi yayına verdik. “Sazla ilahi mi olurmuş!” diyenler oldu elbet; ama maya tutmuştu. Meğer mesele saz değilmiş, sözün kalbe nereden ve nasıl girdiğiymiş. Bir iki yayın derken destekçilerimiz de fazlalaşmaya başladı.
Sonrası çabuk geldi. Millî Görüş teşkilatlarının kongrelerinde sahneye çağrılmaya başlandı Ümit. “Osman’ım Orhan’ım” adlı parçasını okudu mu salon alkıştan yıkılırdı. Stüdyo meşk yeri haline geldi. Yayından sonra bir fasıl geçer olduk. Adil Avaz müdavimlerden biriydi. Şairdi Adil Avaz. Adil Avaz’ın şiirlerinden birine beste yaptı Ümit: “Eylülün Karakışına.” Birlikte söylediler; içe işleyen, hüzünlü bir şarkı oldu. Adil çekiniyordu yayına koymaktan. Risk aldım. Koydum yayına. O akşam stüdyonun telefonu susmadı, kapının önünde insanlar toplanmaya başladı. Hakan telefonda, Hasan yanımda; üç kişilik bir “kriz masası”. Korkarak açtım kapıyı, öfke beklerken teşekkür çıktı karşımıza. “Allah razı olsun,” diyen bir kalabalıktı bu… Anladım ki: İnsanımız kendini anlatan bir sese, kendine benzeyen bir yüreğe hasretmiş meğer.
Ümit bir anda Berlin’de “bizden biri”nin sesi oldu. Kasetler yaptık, konserlere gitti, stüdyoda küçük bir ilahi ekibi kurdu. Her Cuma yayındaydı. “Yapınca oluyor,” dedik; oldu da. Saz eşliğinde ilk defa ilahi söylüyorduk.
Bir gece saat iki sularında telefon çaldı: Ümit.
“Hocam, yetiş… Kaza yaptık. Hastanedeyim.”
Hamburg yolunda, konserden dönüşte takla atmışlar. Arabadan geriye iş görecek pek bir şey kalmamış; Ümit’le arkadaşı küçük sıyrıklarla kurtulmuşlar. Hemen Süleyman Yılmazı aradım. Arabası olan birisi gerekliydi. Süleyman biraz sonra kapının önündeydi. Ulaştık hastaneye. “Hocam,” dedi, “insanımızın duasıyla ayaktayım.”
Onu ayakta görünce rahatladık. Nerdeyse ölümden dönmüş ama gülüyordu, esprisinden bir şey kaybetmemişti. Ümit, böylesine büyük bir kazayı bile “hayatın hatırlatması” diye şaka ile karışık anlatacak kadar olgun bir adamdı. O ümitle bakıyordu hayata. İsmi de Ümit değil miydi?
Berlin’de eli kalem tutan, sesi güzel kim varsa Ümit bir şekilde onlara omuz verdi; onlar için kasetler yaptı. Bazı hocalara hatim kaseti bile yaptı… Hepsinden karşılığını dahi alamadığına şahitliğim vardır. Kim yaptığının karşılığını alabiliyor ki bu Berlin’de o almış olsun…
Gün geldi, ben işsiz kaldım; teşkilattan ayrıldım. Kapıda Ümit vardı: “Hocam, olur böyle şeyler. Ekmek parası bulunur üzülme.” Diye beni teselli ediyordu. Daha önce yaptığımız kasetten 200 kopya bastırmış onu getirdi. “Strazburg’da konser var,” dedi, “beraber gidelim. Kasetleri, kitaplarını götürelim; bir şeyler olur.” Eşime sordum ne yapalım hanım? “Hayırlısı olur inşallah,” dedi; düştük yollara Ümitle. Salonu dolmuştu, ilgi sıcaktı; insanlar teşkilattan tanıyordu beni zaten. Benim için de ilk sahne deneyimim oldu. Program bitti, kasetler ve kitaplar da bitti. Memnun olarak döndük Strazburg’dan. Fısıltı gazetesi hemen devreye girmiş, biz Berlin’e gelmeden haberimiz gelmişl: “Rüştü Hoca şarkıcı olmuş!” Ağırıma gitti ve bıraktım sahneyi.
Ümit ısrar etti etmesine de; ben o işi fazla uzatmadım. Ama Ümit, hiçbir zaman yanımdan ayrılmadı. Vefalı ve alçak gönüllü bir insandı o. Türk Eğitim Derneği’de sıra geceleri düzenlerdik. Kurban şenliklerinde; o sazıyla, ben de sözümle yine sahnedeydik. Can dostumdu o benim…
Üç Ağustos’ta hastaneye yatmış. Aradım: “Bekliyorum,” dedi. Yola çıkmıştım; bir aksilik oldu, gidemedim. Bu kez o aradı: “Hocam, nerede kaldın?”
“Güzel adam,” dedim, “İsviçre’ye çocukları görmeye gidiyorum. Dönünce gelirim inşallah. Sen sağlam dur, sakın yer değiştireyim falan deme ha…dedim, şakalaştık. Bana hayırlı yolculuklar diledi, “çocuklara benden selam söyle” dedi.
Ben ona yer değiştirme dedim ama acele etmiş ve sözümü dinlememiş. Yetmiş beş yıldır beklediği Sevgilisine kavuşmak için acele etmiş. Üzüldüm hem de çok üzüldüm. İlk gün çocuklarını bile arayamadım. Berlin, Ümit Akkaya’yı kaybetti.
Özür dilerim, güzel adam. Seni dünya gözüyle son kez görmek nasip olmadı. Ama biliyorum: Sen çoktan bir meclis kurmuşsundur; saz akortta, söz yerindedir. Ben şimdilik buradayım, ama bir gün geleceğim oraya. Burada her “yâne yâne”de, her “Eylülün Karakışına”da sen aramızda olacaksın. Mızrabınla gönüllere dokunduğun, mizahınla ısıttığın, hüznünle derinleştirdiğin o meclis dağılmadı; sen utulmayacaksın…
Her “yâne yâne”yi söylerken bir hece eksik kalacak.
Geriye, ziyaret ihmalkarlığımdan dolayı kalan pişmanlığım ve yarım kalmış bir vedâ kaldı.
Affet beni, güzel adam; geç kaldım…


https://youtu.be/kF-VPJp3XOc?si=naJUyoC15g4kgrqk

Rüştü KAM
05.09.2025