Bireylerin birlikteliği aile, ortak değerleri üzerinden bir arada yaşıyor olmaları toplumları oluşturur. Toplumların eşit hak ve özgürlükleriyle birlikte yaşıyor olmaları ahlak ve vicdanın işlerliğini gösterir.

Çifte standartların gölgesinde

Birey kendi içsel sorunlarını görmezden gelerek, ortaya çıkan her olumsuzlukta bu bireyin ahlak değerinin oluşmamasındandır. Ailesi, içindeki sorunları gizlerken komşusunun, akrabasının ya da arkadaşının ailesinde yaşanan en küçük meseleyi didik didik ediyorsa bu toplumlaşamamadır. Burada ahlak ve vicdan olgusuna rastlayamayız.

Kendi hırsızlığından vaz geçmeyen, kendi hırsızını koruyup laf söyletmeyen, ama hırsızlık üzerinden ahkâm kesen. kendilerini su perisi görenlerin varlığı da ahlak ve vicdan çelişkisinin bir yansımasıdır.

Demokrasi maskesi

Her alanda antidemokratik tavırlar sergileyen veya antidemokratik baskıcı davranışlarıyla çevresini daraltanların, söz konusu kendi hak ve özgürlükleri olduğunda birden bire “demokrasi” talep etmesi de samimiyet testinden geçemez. Demokrasi, yalnızca bir hak talebi değil, aynı zamanda bir kültürdür. Bu kültür bireyin kendisinde, en küçük topluluk olan aileden ahaliye uzanarak toplumsallaşır. Sosyal yaşamda gelişir, devlet yönetiminde kurumsallaşır.

Eğitim mi, ezber mi?

Bir başka çelişki de eğitim konusunda karşımıza çıkar. Kahvede, evde, sokakta “eğitim şart” diyerek dolaşan; ama ömründe bir kitap dahi açmamış, eğitime destek vermemiş, tek satır kitap okumamış anlayışla eğitimde nasıl ilerleme kaydedilebilir? Eğitim yalnızca okul sıralarında verilen derslerle sınırlı değildir. Bilimsel eğitimli birey, aile ve toplumlar sosyal yönetim oluştururlar. Parasız, özerk, bilimsel eğitim ve sağlık sistemi kurarlar. Sorgulayan, araştıran, tartışan, eleştiren toplumlar bilimle gelişir, eğitimle beslenirler. Kitaptan uzak duran bir toplum, kol salamaz, kendi karanlıklarında yol bulamazlar.

Ahlak ve vicdanın inşası

Toplumsal değişimin temelinde iki unsur vardır: Ahlak ve vicdan.

Ahlak, bireyin dış dünyaya karşı sorumluluğunu; vicdan ise iç dünyasına karşı duyduğu sorumluluğu temsil eder.

Bu iki kavram birleştiğinde birey olma kültürü gelişir. Sağlam bireylerden oluşan bir toplum, güvenli aileleri, adil kurumları ve demokratik bir ülkeyi inşa eder.

Sonuç:

Yanlışla yaşamak, doğruda değişmek!

Biz böyleyiz” diyerek mevcut çarpıklıkları kader gibi kabullenmek, değişime sırt çevirmektir. Oysa her birey, kendi hayatındaki çelişkileri fark ederek, kendinden başlayarak bir dönüşümün parçası olabilir. Kendi hatasını görebilen, kendi hırsızına söz söyleyebilen, toplumsal duyarlılık gösteren, demokrasiye kendi ilişkilerinde ve evinde yer açabilen, kitapla dost olabilen bireyler, ülkelerin kaderini değiştirebilirler.

Değişim, başkasından değil, bireyin kendisinden başlar. Sorunun kaynağını dışarıda arayanlar, çözüme asla ulaşamaz. “Biz böyleyiz” sözü bir savunma değil, beceriksizlik ve teslimiyettir. “Değişebiliriz” sözü ise bir umudun ışığı, değişim inşasının ilk harcıdır.

Hadi hayırlısı…