Atatürk’ü çok yönden inceleyebilirsiniz:
Cesaret, kahramanlık, fedakarlık; geleceği sezme gücü, ulusuna tam olarak güvenişi gibi…
Ancak onu tarihe mal eden en önemli özelliği; bütün bu özellikleri harman edip kendi varlığında ve kişiliğinde toparlayabilmesidir:
Örneğin Türk Ulusu’nun kendi öz çocuklarına olan güveni ve inancı…
Düşünelim:
Hangi komutan askerine, düşmana taarruzu değil de “ölmeyi” emredebilir?
Askere ölmeyi emretmek; düşünebiliyor musunuz, kendi varlığına ve önderlik ettiği guruba karşı ne kadar büyük bir güven duygusudur!
Daha da ötesi var:
Hangi ulusun askeri; kendine ölmeyi emreden bir komutanın buyruğunu dinleyebilir ve onun gereğini yerine getirebilir?
İşte bu tarihin yetiştirdiği en büyük liderlerinden biri olan Mustafa Kemal Atatürk’ün başarabileceği ve onun bu liderlik özelliğine de kendi ulusunun ve askerinin karşılık verebileceği büyülü bir ilişki düzeneğidir…
Bu buyruk; Çanakkale’de Çonkbayırı’nda, düşman askerinin kıyıya asker çıkarıp onu göğüslemeye çalışan ve büyük bir kayıp veren 24. Alay’ın dağınık biçimde kaçışan erlerine karşı verilmiştir…
25 Nisan 1915 günüydü…
Kaymakam Mustafa Kemal Bey, Maydos’ta bulunan 57. Piyade alayını ve ona eşlik eden batarya taburunu düşmanın çıkarma yapacağını sezinleyerek, Çonkbayırı sırtlarına intikal ettirmişti… Alayına “istirahat” emri verdikten sonra atına atlamış; Conkbayırı sırtlarından aşağılara doğru ilerlerken, kaçışma halinde olan askerlerle karşılaşmıştı.
Askerlere niçin kaçıştıklarını sorduğunda; şu yanıtı vermişlerdi:
“Efendim düşman!”
Ardından yeniden sormuştu:
“Nerede düşman?”
Askerler elleriyle düşmanın ilerlediği yönü göstererek;
“Burada” demişlerdi.
O yana baktığında Mustafa Kemal Bey, gerçekten de koşarak kaçanları izleyen düşman askerlerini görmüştü…
İşte o an; hızla karar verilmesi gereken bir andı.
Düşman koşarak geliyor; kalabalık gittikçe artıyordu. Kendi alayı ise; daha gerilerde istirahat halindeydi… Kendisi de kaçan askerler gibi; ilerleyen düşman askerleri ile gerilerde bulunan kendi askerleri arasında kalmıştı…
O, derhal kararını verdi:
“Düşmandan kaçılmaz!”
Askerler yanıtladılar:
“Efendim, cephanemiz kalmadı!”
O derhal buyruğunu verdi:
“Cephaneniz yoksa, süngünüz de mi yok?… Süngü tak, yere yat!”
Askerler kısa bir şaşkınlık anından sonra; hipnotize olmuş gibi büyük önderin buyruğuna uyarak, süngü takmış ve hızla yere yatarak mevzi durumu almışlardı.
Türk askerlerinin yere yatarak, siper durumu alması üzerine, düşman askerleri de yere yatmış; onlar da siper durumu almışlardı…
Ve düşündüğü olmuştu. Kazanılan an, gerçekten de bu andı… O geçen zaman içinde; durumu haber alan 57. Alay’a bağlı bölükler koşarak komutanlarının bulunduğu yere gelmiş ve derhal savaş durumu almışlardı…
O, Çanakkale Savaşı’nın en kritik evresinde, savaşın yazgısına el koyduğu böyle bir anda kendi askerine şu buyruğu veriyordu:
“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçen zaman içinde yerimizi başka kuvvetler alabilir!”
Ve elbette; bütün varlığı, vicdanı ve inancıyla bu buyruğa uyan ve bedenlerini ölüm kusan namluların ağzına siper edebilen Mehmetçikler…
Ve sonra kanlı çatışmalar…

  1. Alayın tam bir cesaret ve inançla ölümün üzerine doğru yürüyüşü ve binlerce kişinin ölümle kucaklaşması ve yükselişi…
    Patlayan bombalar; infilak eden top mermileri; vızıldayarak uçan mermiler; savrulan topraklar; kollar, bacaklar ve yere düşüp, hakka yürüyen kanlı bedenler…
    O Türk’tü; ve Türkler, “O” olmayı ölümle bütünleşerek başarıyorlardı…
    Bedenle ruhun bütünleşmesi gibi coşkulu bir kaynaşmaydı bu…
    Büyük liderlerde olan üstün cesaret, hızlı düşünme, karar verme ve kararını hızla uygulama yeteneği Atatürk’ün kendi kişiliğinde varlık bulmuştu…
    Şimdi soralım:
    Şu günlerde pek moda olan Atatürk’ü küçümsemek ve ona saygısızlığı bir demokrasi palavrası olarak ortalığa dökmek mi?
    O buyrukla ölüme yürüyen bedenlerin yurt toprağıyla kaynaşan ruhları; bu tür onursuzluğu görmezden gelebilir mi?
    Böyle düşünenlerin çarpılmaları çok yakındır.
    Görürsünüz…

Prof. Dr. Kemal Arı