-İmamesiz kalmış bir tesbihin taneleri, ne kadar parlak olursa olsun, bir anlam ifade etmez!-
Papa’nın Türkiye’ye yaptığı ziyareti yazarken bir noktaya dikkat çekmiştim.
Hristiyan dünyası, kurumsallaşmış bir ruhani otorite etrafında toplanabiliyor. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, Papa adında bir dini liderleri var.
Buna karşılık Müslüman toplumların, tarih boyunca sahip oldukları Halifelik kurumundan Osmanlının yıkılmasıyla birlikte, mahrum bırakıldıklarını söylemiştim. Bu mahrumiyetin de dağınıklığa yol açtığını… Hatta Müslümanlar arasında derin uçurumlar oluşmasına sebep olduğunu vurgulamıştım.
Kısaca şunu demiştim:
“Müslümanların da işlevsel bir halifesi olsaydı, bugün bu denli parçalı bir manzara arz etmezlerdi.”
Bu cümle, bazı çevrelerce sert biçimde eleştirildi. Maksadını aşan, romantik, hatta anakronik bir yaklaşım olarak görüldü.
Oysa savunduğum tez ne etnik ne de mezhebî bir üstünlük iddiasıydı. Tam tersine şunu hatırlatmak istemiştim:
“İslâm siyaset düşüncesinde merkezi bir yere sahip olan Halifelik kurumu, ümmet bilinci, birlik tasavvuru ve tarihsel süreklilik açısından yeniden tartışılmalıdır. En azından yeniden düşünülmelidir “demiştim.
Ve şu soruyu sormuştum:
İslam siyaset düşüncesinde Halifelik, ümmetin birlik fikrinde nasıl bir yere sahipti?
Ve bugün bu kurumu hiç konuşmuyor oluşumuz, dağınıklığımızla ne kadar bağlantılıdır?
Halifeliği idealize etmek için değil. Ama görmezden gelmenin de bir bedeli var mı, bunu öğrenmek için sormuştum. Cevabını yine kendim veriyorum bu yazımda:
Sevgili okuyucularım;
Siz de bilirsiniz; “sû-i misal emsal olmaz.” Kötü örnek, hiçbir zaman ölçü olamaz. Yanlış ne kadar yaygınlaşırsa yaygınlaşsın, hakikatin yerini dolduramaz. Bugün İslâm dünyasını, Türk dünyasını, hatta kendi aile yapımızı konuşurken en çok unuttuğumuz hakikatlerden biri de budur.
En küçük sosyal birim olan aileden başlayalım. Asırlardır kültürümüzde yer etmiş bir tabir vardır: “Aile reisi.” Bu ifade, modern zihinlerin zannettiği gibi sadece “ataerkil bir kalıp” değildir. Tam tersine, düzen, sorumluluk ve süreklilik ihtiyacının tarih boyunca ürettiği bir kavramdır. Ailenin başı, sadece “hükmeden kişi” değil; evin yükünü sırtlanan, sorumluluğu göğüsleyen, hesap verebilen insandır.
Türk tarihine bakalım. “Kendiliğinden bir araya gelen” bir millet manzarası göremeyiz. Dağınık boyları toplayan, çözülmüş yapıyı yeniden dirliğe kavuşturan, devlet fikrini ete kemiğe büründüren liderler vardır:
İlteriş Kağan – adı üstünde, “ili derleyip toparlayan”;
Bilge Kağan – gücü, hikmetle buluşturan rehber;
Hanlar Hanı, Kağan – Türk dünyasını tek çatı altında toplayan en üst otorite…
Bunlar sadece tarih kitaplarında geçen isimler değil; siyasi birlik, kültürel süreklilik ve medeniyet iddiasının sembolleridir. Kısacası, Türk dünyasını bir arada tutan, adına ne derseniz deyin, bir “imame”si olmuştur.
İslâm tarihinde bu fonksiyonun kurumsal karşılığı ise Halifeliktir. Halife, Hz. Peygamber’den sonra ümmetin hem dini hem siyasi lideri olarak kabul edilmiştir. Vazifesi, bir şahsın iktidar hırsını tatmin etmek değil;
İslâm’ın hükümlerini korumak, adaleti tesis etmek, ümmeti bir arada tutmak ve dağınık yapıyı müşterek bir hedef etrafında toplamaktır.
Bugün Halifelik denildiğinde yüzünü buruşturanlar az değildir. Peki bunun sebebi nedir? Gerçek bir tarih muhasebesi mi, yoksa yüzeysel bir tarih algısı ve modern ideolojik refleksler mi?
Çoğu zaman iki temel sebep öne çıkıyor:
- Halifeliğin tarihsel ve dini misyonunun yeterince bilinmemesi,
- Modern dönemde özellikle üretilmiş, Arap karşıtlığı ve İslâm karşıtlığı üzerinden beslenen sathi bir önyargı.
Eğer Halifelik, “Araplara ait bir siyasi proje” zannediliyor ve bu yüzden reddediliyorsa, bu tavır hem tarihî gerçeklerle hem de ümmet bilinciyle çelişmektedir. Çünkü Halifelik, etnik bir unvan değil; ümmeti temsil eden kurumsal bir çatıdır.
Burada durup şu soruyu sormak zorundayız:
Tesbih tanelerinin bir ipte yan yana dizili olmasını istiyorsak, Halifelik kurumunu sadece duygusal bir refleksle bütünüyle reddetmek ne kadar isabetlidir?
Papa’nın Türkiye’yi ziyaretinden sonra Halifelik; siyasi manada mümkün müdür? o tartışılır; ama en azından “dini/manevi bir liderlik” kurumu olarak yeniden düşünülmesi, yeniden anlamlandırılması, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konu mudur? Evet.
Hristiyan dünyasının kendi tarihî kurumlarını nasıl yaşattığına bakınca, bu soruyu sormakta ne kadar geç kalındığı anlaşılacaktır.
Vatikan’ın neden “devlet” olduğunu hiç düşündük mü?
Sınırları belli, bayrağı olan, diplomasisi olan, uluslararası hukukta tanınan bir şehir-devlet… Sadece “dinî bir merkez” değil; aynı zamanda siyasi ve diplomatik bir aktör. Peki bu model, kimin işine yarıyor? “Din ile siyaseti ayırdığını” iddia eden Batı’nın, bu kadar güçlü bir dinî-siyasi sembolü yaşatması tesadüf müdür?
Papa’nın Türkiye ziyaretlerini hatırlayalım. Bu ziyaretler yalnızca “iyi niyet jesti” midir? Yoksa Hristiyan âlemini toparlama, Katolik, Protestan, Ortodoks fark etmeksizin ortak bir zeminde buluşturma gayretinin parçası mıdır?
Bugünkü Papa’nın klasik anlamda Katolik kökenli olmamasına rağmen, Katolik dünyasının ruhani lideri olarak konumlandırılması da bu stratejinin ayrı bir boyutudur. Türkiye üzerinden Ortodoks dünyasına, özellikle Avrupa Birliği içinde yaşayan Ortodoks toplumlara verilen sembolik mesajı görmezden gelebilir miyiz?
Bir tarafta dinî liderliği hem sembolik hem kurumsal düzeyde koruyan ve siyasetle uyumlu bir şekilde yürüten Batı; diğer tarafta ise kendi tarihî kurumlarına yabancılaşmış, kimi zaman da düşmanlaşmış bir İslâm dünyası…
Bu tablo üzerine düşünmek, bizi rahatsız etse de kaçamayacağımız bir sorumluluktur.
Amerikan başkanlarının –Kennedy hariç– büyük çoğunluğunun Evanjelik kökene sahip olması, salt bir “tesadüf” müdür?
İngiliz krallarının/kraliçelerinin aynı zamanda Anglikan Kilisesi’nin başkanı olması, sadece “tarihten kalma sembolik bir unvan” olarak mı kalmıştır, yoksa hâlâ siyasal ve kültürel bir anlam mı taşımaktadır?
Bu örnekler, Batı dünyasının dinî kurumlarını, siyasetle çatıştırmak yerine, stratejik biçimde konumlandırdığını göstermiyor mu?
Böyle bir tabloda şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Halifelik kime ne zarar vermiştir?
Birlik olmayı mı engellemiştir, yoksa asırlar boyunca dağınık yapıları bir arada tutan bir çatı mı olmuştur?
Belki bugün yeniden Halifelik talebini dillendirmek, birçokları için romantik veya ütopik gelebilir. Ama en azından şunu dürüstçe itiraf etmek gerekir:
İmamesiz kalan her yapı dağılır.
Bu ister aile olsun, ister millet, ister ümmet…
Sözlerim, maksadımı aşmışsa elbette helallik isterim. Niyetim, ne bir kavme karşı ölçüsüz bir tarafgirlik, ne de başka bir kavme karşı kör bir düşmanlık beslemektir. Tam aksine, Araplara, Türklere, Kürtlere, Acemlere, Müslümanlara düşmanlık üzerinden kendine pozisyon tayin eden her yaklaşımın, nihayetinde ümmete zarar verdiğini hatırlatmak istiyorum.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, şudur:
Kendi tarihimize, kendi kurumlarımıza, kendi değerlerimize başkalarının gözüyle değil, kendi idrakimizle yeniden bakabilmek…
Bitirirken tekrar sözylüyorum;
imamesiz kalmış bir tesbihin taneleri, ne kadar parlak olursa olsun, bir anlam ifade etmez!
Rüştü KAM

Comments
…Loading comments…