Osmanlı’da kadının adı yoktu; vardıysa da “davarın ardından” sayılırdı. Bugün kim çıkıp da “Osmanlı kadına çok değer verirdi” diye masal anlatıyorsa, ya tarihten bihaberdir ya da bilinçli bir manipülasyon peşindedir. Kayıtlar açık, belgeler ortada: Kız çocukları 11 yaşında evlendiriliyordu. Çocuk! Daha bebekliğinden çıkmamış bir can, bir adamın karısı yapılıyordu. Bu nasıl toplum? Bu nasıl vicdan?
Dahası, tecavüze uğrayan kıza “rıza vardı” diye tutanak düşen bir anlayışın kültürel tortusu hâlâ üzerimizde. Faili koruyan, mağduru suçlayan, kadını susturan erkek düzeni… Bu düzen öyle kolay kolay ortadan kalkmadı; bakın, bugün bile mahkeme salonlarında hâkim savcının ağzından çıkan kelimelere. Bir cümle, bir bakış, bir ödül gibi dağıtılan iyi hâller… Hepsi aynı zihniyetin ürünü.
Ve bu zihniyet, bu memleketin 23 yılda 9.879 kadını mezara göndermesine neden oldu. Bu rakam bir sayı değil! Her biri bir hayat, bir hikâye, bir anne, bir kardeş, bir sevgili. Bu topraklarda kadın kanı dökülüyor ve devlet, siyaset, medya bunun karşısında utanç verici bir sessizliğe gömülmüş durumda.
Ne diyorlar? “Aile değerleri…”
Hangi aile? Kadını susturan, kız çocuğunu evlendiren, tecavüzü halının altına süpüren aile düzeninden mi söz ediyoruz?
Ne diyorlar? “Fıtrat…”
Kadını dövmeyi, kadın öldürmeyi açıklayan bir fıtrat mı olur? Bir toplum kendi ayıbını “fıtrat” diye pazarlıyorsa, çöküş çoktan başlamıştır demektir.
Şimdi birileri çıkıp hâlâ Osmanlı güzellemesi yapsın; hâlâ kadınlara “edepli olun” diye nutuk atsın; hâlâ katilleri koruyan yasal boşlukların üstünü örtsün.
Yetti artık!
Bu ülkenin gerçek aydınlık yüzünü unutturmaya çalışıyorlar. Ama unutturamazlar çünkü tarihe 5 Aralık 1934 diye bir gün kazınmıştır. O gün Atatürk, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdi. Bugün hâlâ Avrupa’nın bir kısmı o tarihte bu haklara sahip değildi. Bu, “medeniyet” lafıyla süslenen boş konuşmalar değil; gerçek bir devrimdi.
Atatürk, kadını evin köşesine sıkıştıran anlayışa meydan okudu.
Kadını bir erkeğin gölgesine hapseden zihniyeti yerle bir etti.
Dedi ki: “Kadın olmadan millet olmaz.”
Ve bunu kanunla, iradeyle, kararlılıkla hayata geçirdi.
Şimdi bize ne oluyor?
Nasıl bir ülke olduk da kadın öldüren erkeğe “iyi hâl indirimi” veriyoruz?
Nasıl bir ülke olduk da mahkemede maktulün kıyafeti bile delil diye sunuluyor?
Nasıl bir ülke olduk da çocuk yaşta evlilik hâlâ bazı kafalarda “olağan” görülüyor?
Bu toplum ne zaman korktu?
Ne zaman geri adım attı?
Ne zaman kendi kadınından, kendi evladından yana durmayı unuttu?
Kadın hakları dediğimiz şey, bir siyasi lütuf değil, bir insanlık meselesidir. Bu ülke kadınlarının güvenliği yoksa, hukuk yoktur. Kadınları öldürülüyorsa, devlet çökmüştür. Kadın susturuluyorsa, toplum bitmiştir.
Bir ülkede kadın özgürse o ülke yükselir.
Kadın korkuyorsa, ülke çürür.
Bu kadar basit.
Bugün bütün bu karanlık tabloya rağmen hâlâ bir ışığımız var:
Cumhuriyet’in ışığı, Atatürk’ün açtığı yol, kadınların iradesi.
Kimse kusura bakmasın, kadınları yok sayarak ülke yönetilmez.
Kadınları öldürerek aile korunmaz.
Kadınları susturarak toplum ayakta kalmaz.
Bu memleketin gerçek sahipleri, sesini kısmaya çalıştığınız kadınlardır.
Onlar ayağa kalktıkça, siz titreceksiniz.
Biz yorulmayacağız.
Biz susmayacağız.
Biz geri dönmeyeceğiz.
Çünkü 1934’te başlayan mücadele, bugün hâlâ aynı kararlılıkla sürüyor:
Kadının olduğu yerde karanlık barınamaz.
Kadının olmadığı yerde ise hiçbir gelecek yoktur.

Comments
…Loading comments…