En uzun gece;
Anneni, babanı, canından bir parçanı ya da sevdiğini kaybettiğin gecedir.
Kandırmışlar sizi…
En uzun gece takvimde yazan değildir. Ne astronomların hesapladığıdır ne de televizyonlarda süslenip anlatılan o romantik karanlık. En uzun gece, bir hayatın içinden birinin eksildiği andır. Bir sesin sustuğu, bir nefesin yarım kaldığı, bir “artık yok” cümlesinin ilk kez kurulduğu gecedir. Saat kaç olursa olsun, o gece sabah olmaz.
Kandırmışlar sizi.
Geceyi ayla, yıldızla, gökyüzüyle anlatmışlar.
Oysa asıl karanlık yukarıdan değil, insanın içinden çöker.
Anneyi kaybettiğin gece mesela…
O ana kadar annenin varlığını hayatın doğal bir parçası sanırsın. Sanki hep oradaymış gibi, hep olacakmış gibi. O gece anlarsın ki anne, dünyanın gizli taşıyıcısıymış. Gittiği an her şey yerli yerinde durur ama anlamını kaybeder. Sabah olur, güneş doğar, insanlar hayatına devam eder. Ama sen bilirsin: Dünya artık eskisi gibi dönmüyordur.
Babayı kaybettiğin gece başka bir ağırlık taşır.
Babalar sessiz sever. Gölgede durur ama yoklukları fırtına gibi hissedilir. O gece ilk kez fark edersin: Sırtını dayadığın duvar yıkılmıştır. Hayat daha sert, kararlar daha yalnızdır. Korktuğunda arayacağın numara artık yoktur. En uzun gece, insanın kendini ilk kez gerçekten korunmasız hissettiği gecedir.
Bir evladı kaybettiğin gece ise…
İşte orada kelimeler ölür.
Bu doğaya, zamana, akla aykırıdır. Gelecek, geçmişten önce toprağa girer. O gece saat işlemez, zaman ilerlemez. İnsan nefes alır ama yaşamaz. Acı bir duygu olmaktan çıkar, bir varlığa dönüşür. Yanına oturur, seninle susar, seninle kalır.
Ve sevgiliyi kaybettiğin gece…
Kimse bu karanlıktan yeterince söz etmez.
Çünkü sevgili kaybı “ölüm” kadar kutsal, “aile” kadar dokunulmaz sayılmaz. Oysa insanın seçtiği, kalbiyle kurduğu bağ en derin yarayı açar. Sevgili gittiğinde sadece bir insanı değil, birlikte kurduğun geleceği de gömersin. Planlar, hayaller, yarım kalmış cümleler… En uzun gece, “biz” kelimesinin tek başına kaldığı gecedir.
Kandırmışlar sizi.
“Zamanla geçer” demişler.
Yalan.
Zaman geçirmez, sadece üstünü örter. Acı küçülmez, insan büyür gibi yapar. Aslında büyümez; içinde bir boşluk açılır ve hayatını o boşluğa göre yeniden kurmak zorunda kalır.
En uzun gece, kalabalıkların dağıldığı gecedir. Taziye evleri boşalır, telefonlar susar, iyi niyetli cümleler tükenir. Herkes kendi hayatına döner. Sen kalırsın. Bir koltuk boş, bir yatak eksik, bir yastık fazla gelir. Sessizlik ağırlaşır. O sessizlikte insan kendi iç sesinden bile ürker.
Bir eşya ilişir gözüne.
Annenin bıraktığı bir mendil, babanın saati, çocuğunun oyuncağı, sevgilinin gömleği…
İnsan büyük acıların büyük anlarda değil, küçük detaylarda gizli olduğunu o gece öğrenir. Bir terlik neden hâlâ kapının kenarındadır? Bir parfüm kokusu neden hâlâ odadadır? Gece uzar, uzar, uzar.
Kandırmışlar sizi.
“Güçlü ol” demişler.
Oysa insanın güçlü olmaması gereken geceler vardır. Dağılmak haktır. Ağlamak haktır. Yere çökmek haktır. Çünkü bazı geceler ayakta kalmak değil, yıkılmak insana yakışır.
En uzun gece, kimsenin seni anlayamadığı gecedir. “İyiyim” dersin ama yalan söylediğini bilirsin. Anlatmak istersin, kelimeler yetmez. İnsan bazen susarak bağırır. O gece insanın içinden bir parça kopar ve bir daha yerine gelmez.
Sonra günler geçer.
Hayat devam ediyormuş gibi yapar.
İnsan güler, konuşur, yürür.
Ama içinde bir gece kalır.
Kısalmaz. Bitmez. Geçmez.
Kandırmışlar sizi.
En uzun gece karanlıkla ilgili değildir.
En uzun gece, sevdiğini toprağa verdiğin ya da hayattan kopardığın,
ama onu kalbinden bir türlü çıkaramadığın gecedir.
Ve o gece, insanın ömrü boyunca içinde taşıdığı tek gecedir.

Comments
…Loading comments…