Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserinde, emperyalizmi bir “dış politika tercihi” olarak değil, tekelci kapitalizmin zorunlu tarihsel evresi olarak tanımlar. Bugün yaşananlar, bu tespitin güncellenmiş ve daha çıplak hâlidir. Emperyalizm artık maskeye ihtiyaç duymamaktadır. Açıkça zorba, tehdit, açık kaçırma ve açık işgal…
Venezuela’da Maduro ve eşinin evine girip, ABD’ye kaçırılması bir diplomatik kriz değil; küresel sermayenin siyasal yazılımını doğrudan devreye sokulmasıdır. Bu eylem, yalnızca Venezuela’ya karşı değil; Küba’ya, İran’a, Bolivya’ya ve emperyalist zincirin dışında kalmaya direnen tüm ülkelere yöneltilmiş faşizmin sömürge mühendisliğidir.
Lenin’in işaret ettiği gibi, emperyalizm;
- sermayenin yoğunlaşmasıyla tekellerin doğması,
- mali sermayenin egemenliği,
- sermaye ihracının meta ihracının önüne geçmesi,
- dünyanın büyük kapitalist güçler arasında paylaşılması
üzerine kuruludur.
Venezuela’nın petrolü, Bolivya’nın lityumu, İran’ın enerji havzaları, Küba’nın coğrafyası… Emperyalizm, yalnızca zenginliği değil; direniş ihtimalini de ortadan kaldırmak için sermaye olarak girdiği alanlara sermayenin bekçiler olan askeri üstleri ilede girer.
Maduro’nun kaçırılması, Trump’ın kişisel hezeyanı ya da anlık bir saldırganlık değildir. Trump burada bir “özne” değil, emperyalist sistemin işlevsel memurudur. Lenin’in ifadesiyle, devlet artık sermayenin “ortak işlerini yöneten bir komite” haline gelmiştir. ABD devleti, küresel finans kapitalin silahlı muhafızıdır.
Küba’ya uygulanan abluka, İran’a yönelik kuşatma, Bolivya’daki darbe süreçleri ve Venezuela başkanının kaçırılması; hepsi aynı zincirin halkalarıdır.
Bu noktada yanılgıya düşülmemelidir: Bu saldırılar yalnızca “ulusal egemenlik” meselesi değildir. Esas mesele, dünya işçi sınıfının geleceğidir. Çünkü emperyalizm, çevre ülkelerde halkları yoksullaştırırken; merkez ülkelerde de işçi sınıfını güvencesizleştirir, sendikaları dağıtır, ulus, milliyet inanç ayrımını körükleyerek faşizmi yükseltir. Dışarıda savaş, içeride baskı ve ayrışma… Bu ikisi ayrılmaz bir bütündür.
Lenin’in en temel uyarısı bugün daha yakıcıdır:
“Emperyalizm, savaşlar ve devrimler çağını açar.”
Dünya halklarının önünde üçüncü bir yol yoktur. Ya emperyalist zincirin her halkası tek tek kırılacak ya da ayaklara prangalar vurulacak. Küba’da direnen sağlık emekçisiyle, İran’da ambargoya direnen işçiyle, Bolivya’da lityumuna sahip çıkan köylüyle, Venezuela’da petrolünü savunan halkla aynı tarihsel cephede olunmalı.
Bu nedenle çözüm, diplomatik çağrılar ya da “uluslararası toplum” beklentileri değildir. Çözüm, enternasyonal sınıf dayanışmasıdır. Sermaye saldırıları küreselse, saldırılara karşı mücadele de küresel olmak zorundadır. Emperyalizme karşı gerçek barikat, dünya ezilen halklarının internasyonal dayanışmasıyla kurulabilir.
Maduro’nun kaçırılışı bize şunu bir kez daha hatırlatmıştır:
Bu düzen reforma edilemez.
Bu düzen ikna edilemez.
Bu düzen ancak yenilgiye uğratılabilir.
Bu yenilgi, kaçınılmaz olarak, sınıf mücadelesinin eseri olacaktır.
Ekonomik bağımlılık, askeri ve siyasal üstlerin oluşumunu sağlar. Ülke yönetimlerini, yasaları, eğitimi, sosyal dokuyu…, belirlemede etkili olur. Ekonomik ve siyasette belirleyici olur.
Sürekli elinde ulus-milliyet-din-mezhep … çatışmalarını kırılgan tutar.
Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO, sıkça söylendiği gibi bir “savunma paktı” değildir. NATO, emperyalist sistemin manevra aygıtıdır.
Bu nedenle Türkiye’de emperyalizme karşı mücadele, yalnızca “anti-Amerikancı” “yerli, milli” söylemle yürütülemez. Emperyalizmle mücadele, ülkedeki askeri üstleri ve onu finans eden sermayesini söküp atmaktır. Tüm ekonomik-siyasi anlaşmalar ve üyelikler iptal edilmelidir.
Emperyalizmi yok edecek tek güç: İşçi ve emekçilerin kendi ülkelerinde sınıf sendikalarında örgütlenerek, uluslararası alanda sınıf dayanışmasının güçlenmesiyle mümkündür.
Hadi hayırlısı…

Comments
…Loading comments…