Tutukluluğu devam eden, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında açılan ve kamuoyunda “diploma davası” olarak bilinen davanın duruşması görüldü. Ancak bu davayı bir “hukuk meselesi” olarak, tanımlamak, ya gerçeği görmemek ya da bilinçli bir körlüğü tercih etmektir.
Toplumun çok geniş bir kesimi ve bağımsız hukukçular, ortada bir yargı faaliyeti değil, açık bir siyasi operasyon yürütüldüğüne aylardır defalarca vurgu yaptılar.
Bu davanın, hukukun somut ilkeleriyle değil; iktidarın siyasi ihtiyaçlarıyla şekillendiği inancı ise, yargıya giderek zayıflayan güveni, aslında nerdeyse yok etmiştir.
Yıllardır hiçbir sorun teşkil etmeyen bir diplomanın, bugün bir anda ülkenin en önemli siyasi gündem maddelerinden biri hâline gelmesi, tesadüflerle ya da iyi niyetle açıklanamayacak kadar “manidardır”.
Bu davada toplum olarak, anlamak zorunda olduğumuz ve karşısında tüm gücümüzle durmak zorunda olduğumuz, mutlak gerçek yargının, siyasal rekabetin bir aracı haline getirilmesinin “demokratik rejimler için en tehlikeli kırılma noktası olduğudur.”
Türk siyasi tarihi, benzer örnekleri acı tecrübelerle tanımaktadır. Bugün Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan hakkında geçmişte açılan ve mahkûmiyetle sonuçlanan şiir davası da dönemin siyasi ikliminde “hukuk” kılıfı altında yürütülen bir tasfiye girişimi olarak hafızalara kazınmış ve kararın hukuki meşruiyeti yıllar boyunca tartışılmış, ancak siyasi olduğu sonucunda birleşilmişti.
Bugün gelinen noktada, tarih yeniden tekerrür etmektedir. Yargı, yine kritik bir siyasi aktör karşısında, tarafsız bir hakem mi yoksa iktidarın beklentilerine göre hareket eden bir mekanizma mı olduğu sorusuyla yüz yüzedir. Mahkeme heyeti kararını 15 gün içinde açıklayacağını duyurdu.
Ancak yüce yargıyı temsil eden hakimler, unutmasınlar ki, verecekleri karar sadece bir davanın değil, Türkiye’de hukukun geleceğini de belirleyici kılacaktır.
Bu nedenle mesele, “nasıl olsa tarih bir gün yargılar ve hükmünü verir” rahatlığıyla geçiştirilemez. Çünkü tarihin hükmü, bugün verilen yanlış kararların hukuka vurulacak darbenin bedelini ortadan kaldırmaz.
Adalet, ertelenebilecek ya da zamana havale edilebilecek bir kavram değildir.
Bugün adil davranmayan yargı, yarın toplumun tamamı nezdinde meşruiyetini kaybetmeye mahkûmdur.
Eğer bu dava, siyasi motivasyonlarla sonuçlandırılırsa, yalnızca bir belediye başkanını değil, Türkiye’de demokrasinin ve bağımsız olduğuna inanmak istediğimiz yargının, kalan son dayanaklarını da kıracaktır.
Bu bağlamda yüce yargının önünde duran tercih çok açıktır:
Ya hukukun onurunu koruyacak ya da siyasetin gölgesinde kalmayı kabul edecektir. Verecekleri karar tarihe, ya utanç olarak, ya da bağımsız hukukun örnek bir sembolü olarak geçecektir.
Ve bu kararın sonuçlarını ise yalnızca bugünün değil, yarının Türkiye’si de yaşayacaktır.
O nedenle yargılarını, siyasetin dizayn etmesine izin vermeden hak, hukuk, vicdan ve adaletle vermeleri yüce milletimizin hakkıdır.

Comments
…Loading comments…