Toplumu huzursuz yapmak, kargaşa yaratmak için bazı güçler çeşitli yalanlarla, çevirdikleri dolaplarla halkı kışkırtıp birbirine düşürürler. Bunu o an anlamak zordur. Çok sonraları neler yapıldığı anlaşılır.
Toplumsal mühendislik dediğimiz bu süreçlerde, "bilgi kirliliği" ve "algı yönetimi" en güçlü silahlar olarak kullanılır. İnsan psikolojisi, özellikle “kriz” anlarında akılcı düşünmek yerine “duygusal” tepkiler vermeye eğilimlidir; bu da manipülasyonu yapanların işini kolaylaştırır.
Bu tür durumların neden o an değil de çok sonra anlaşıldığına dair birkaç temel neden bulunur:
Kargaşa yaratmak isteyen yapılar, genellikle halkın en hassas olduğu noktaları (din, milliyetçilik, ekonomik kaygılar veya adalet duygusu) hedef alır.
Öfke veya korku doruk noktasına ulaştığında, bireyler ellerindeki bilginin doğruluğunu sorgulamak yerine "taraf" seçmeye odaklanırlar.
Özellikle günümüzde sosyal medya, yalan haberin “gerçekmiş gibi” sunulmasına çok uygun. İnsanlar yalnızca kendi “görüşlerine yakın” kişileri takip ettikçe, sunulan yalanlar bir süre sonra “mutlak gerçekmiş gibi” algılanmaya başlar. Karşıt görüşler ise "düşman unsuru" olarak kodlanır.
Olaylar sıcaklığını korurken “büyük resmi” görmek zordur; çünkü bizler resmin içindeki küçük parçacıklarız.
Yıllar geçip toz bulutu dağıldığında, belgeler açıklandığında veya o dönemin kişileri itiraflarda bulunduğunda "aslında ne olduğu" gün yüzüne çıkar.
Buna genellikle “gerçek sonrası” dönem etkileri denir.
“Huzursuzluk yaratmak” isteyen odaklara karşı en büyük kalkan “toplumsal sağduyudur”.
Burada dikkat etmemiz gerekenler şunlardır:
Bir haber ne kadar çarpıcıysa, doğruluğunu kontrol etme ihtiyacı o kadar fazladır.
"Bu haber/olay beni kime karşı öfkelendiriyor ve bu öfke kimin işine yarar?" sorusunu sormak.
Toplumu birbirine düşüren asıl şey “iletişimsizliktir”. Farklı kesimlerle köprüleri atmamak, kurgulanan "düşman" algısını yıkar.
Geriye dönüp baktığımızda "Keşke o zaman görebilseydik" dediğimiz pek çok tarihi olay, aslında bugünümüz için en büyük ders kitabıdır.
Gizli odaklardan ortaya atılan “kışkırtmalar” toplumda büyük olaylar yaratır. Bazılarına linç bile uygulanır. Tüm bunlar ne adildir ne de hukuka dayanır.
Bu durum adaletin ve hukukun tam anlamıyla askıya alındığı, yerini "sokak hukukuna" bıraktığı karanlık bir tablodur. Gizli odakların kurguladığı bu “senaryolarda” en büyük kurban her zaman “gerçek” ve “toplumsal vicdan” olur.
Bu tür olaylar tehlikeli ve insanlık dışıdır. Kışkırtmaların en korkunç sonucu, bireyin kendi “ahlaki değerlerini” bir kenara bırakıp “kalabalıklar psikolojisine” teslim olmasıdır.
İnsan tek başınayken asla yapmayacağı bir “şiddet eylemini”, kalabalığın “anonimliği” ve "ortak öfke" arkasına saklanarak yapabilir. Bu noktada “linç”, suçluyu cezalandırmak değil, “içindeki canavarı” serbest bırakma aracına dönüşür.
Manipülasyonla yaratılan “öfke kördür”. Hedef gösterilen kişi “suçsuz” olsa bile, “kışkırtılan kitleler” kanıt beklemez. Adaletin temel ilkesi olan “suçu ispatlanana kadar herkes masumdur” yerle bir edilir. Sonradan kişinin “masum” olduğu anlaşıldığında ise “iş işten geçmiş” olur; çünkü “can veya itibar” kaybının geri dönüşü yoktur.
Hukuk, intikam hissiyle değil, “delil ve yasalarla” işler. Gizli odakların yarattığı kargaşanın “asıl amacı”, halkın “devlete ve hukuk” sistemine olan “güvenini” sarsmaktır.
İnsanlar "adaleti kendim sağlarım" demeye başladığı an, o toplumda “orman” kanunları işlemeye başlar ki bu da kargaşayı “planlayanların tam olarak istediği” şeydir.
Adalet için soğukkanlılık gerekir. Öfkenin olduğu yerde adalet susar.
Eğer, bir toplumda "linç" bir çözüm yolu olarak görülmeye başlanmışsa, o toplum kendi geleceğini ateşe veriyor demektir.
Bu planlı eylemler, tesadüfen gelişen olaylar değil; “psikoloji, sosyoloji ve iletişim” tekniklerinin “kötü” niyetle kullanıldığı “stratejik operasyonlar”dır:
Duygusal ateşleme halkın mantığını “devre dışı bırakıp” doğrudan duygularını, genelde öfke, nefret veya mağduriyet hedef alır. (Ajitasyon,)
Gerçekler çarpıtılarak ve abartılarak anlatılır. İnsanları "bir şeyler yapmalıyız" diyerek sokağa dökecek kadar kışkırtırlar.
Provokatörler genellikle grubun içine sızmış, “profesyonelce” yönlendirme yapan kişilerdir: Kalabalığın içinde ilk taşı atan, ilk camı kıran veya en sert sloganı atan o kişidir.
Barışçıl bir tepkiyi şiddet eylemine dönüştürmek, karşı tarafı ya da güvenlik güçlerini sert müdahaleye zorlamak ve böylece kargaşayı “geri dönülemez” bir noktaya taşımak için uğraşırlar.
Bu, işin mutfak kısmı manipülasyondur (Algı Yönetimi). Bilginin nasıl sunulacağı burada kararlaştırılır:
Haberlerin cımbızlanması, sahte görsellerin “servis” edilmesi veya olayların neden-sonuç ilişkisinin koparılması için çalışırlar.
Halkın neyi, nasıl düşünmesi gerektiğine “onlar” karar verir. Kişi kendi özgür iradesiyle karar verdiğini “sanırken”, aslında “başkasının senaryosunu” oynar.
Bu tezgahları o zaman anlamak çok zordur: Olaylar öyle hızlı gelişir ki, teyit mekanizmaları çalışana kadar yangın çoktan her yeri sarmış olur.
"Bizimkiler yapıyorsa doğrudur" yanılgısı, bireyin “eleştirel” düşünmesini “engeller”. Planı yapanlar asla ön safta olmazlar. Onlar, yarattıkları kaosun sonuçlarını “uzaktan” izleyen "görünmez ellerdir."
Bu tür "dolaplar" karşısında en büyük panzehir “şüphecilik ve sükunettir”.
Bir haber sizi “aşırı öfkelendiriyorsa”, muhtemelen birileri “o öfkeyi kullanmak” istiyordur.
"Bu iş kime yarar sağlıyor?" sorusunu sormak, gizli odakları “deşifre” etmenin en kısa yoludur.
Bu tür operasyonlara karşı bir toplumun en büyük savunma hattı “sağ duyu” sahibi olmak, sakin durmak ve eleştirel sorgulama yapmaktır; kışkırtmalara gelmemek gerekir.
Gönen ÇIBIKCI

Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…