Ülkenin bunca derdinin arasında bazen bakanlar, bazen milletvekilleri bazen de iktidar ailesinden yetkisi olmadan, etkin hale getirilmeye çalışılan isimler, durup, durup “Millet" olmamızdan sıkıntılı olduklarını dile getiriyorlar.
Millet olmak medeniyetsizlik demeye getireni var…
Tabii ki boşuna değil bu çıkışlar!
Esasında "Millet mi, Medeniyet mi? Tehlikeli Bir Kelime Oyunu"
Bu topraklara “yed-i düvel”, bir olup, piranha sürüsü gibi çullandığında, yüzyıllar boyunca ümmet bilinciyle yönetilmiş, siyasal iradeden dışlanmış bir tebaa vardı. Kime itaat edeceğini biliyor, ama nasıl var olacağını bilmiyordu. Kurtuluşu gökten inecek bir fermanla değil, kendi iradesiyle kazanması gerektiğini henüz idrak edememişti.
Ta ki Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ümmetin yerine millet kavramını koyana kadar.
Milli Mücadele’yi başarıya taşıyan, silahların gücü değil, bu zihinsel devrimdi. Sarayın, hanedanın, seçkin bir zümrenin değil; Milletin egemenliğini esas alan bir anlayış… Türkiye Cumhuriyeti işte bu bilinçle kuruldu. Ulus-devlet fikri, bu coğrafyada bir “tercih” değil, tarihsel bir zorunluluktu.
Bugün ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack çıkıp “ulus-devletler 1919’dan beri bize engel oldu, Türkiye için en iyi sistem Osmanlı sistemi” diyorsa, bu sözler masum bir tarih yorumu değildir. Bu söylemin hedefinde doğrudan millet bilinci vardır. Çünkü ulus-devlet, dış müdahalelere karşı en büyük kalkandır.
Daha vahimi, bu söylemin içeride, özellikle iktidar kesimince “farklı frekanstan” da olsa meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.
Selçuk Bayraktar’ın “Biz etnik olarak bir millet değiliz, biz bir medeniyetiz” sözleri tam da bu noktada sorunludur. Çünkü burada yapılan şey kapsayıcılık değil, bulanıklaştırmadır. Millet kavramını esnetmek, belirsizleştirmek; sonunda onu işlevsiz hale getirmek demektir.
Evet, bu topraklar çok katmanlıdır. Evet, tarihimiz zengindir. Ama modern dünyada devletler medeniyet üzerine değil, millet üzerine kurulur. Medeniyet romantizmiyle millet tanımını sulandırmak, bizi birleştirmez; tam tersine, ortak zemini ortadan kaldırır.
Daha da çarpıcı olan şu:
Arabistan’da hiçbir yönetici “Arap diyemiyorum” demez.
Fransa’da kimse “Fransız milleti demeyelim” diye kıvranmaz.
Ama Türkiye’de “Türk Milleti” ifadesi neredeyse utanılacak bir kavram gibi sunuluyor.
Oysa gerçek son derece nettir:
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.
Bu bir etnik üstünlük iddiası değil, siyasal aidiyet tanımıdır.
Devletin tüm imkânlarıyla zengin edilmiş, küresel ölçekte güç kazanmış bir ismin; millet kavramını bu kadar rahat aşındırabilmesi tesadüf değildir. “Hepimiz Eyüp Sultan’ın, Selahaddin Eyyubi’nin, Fatih’in torunuyuz” söylemi kulağa hoş gelebilir ama siyaseten kaygı vericidir. Çünkü bu söylem, ortak yurttaşlık zeminini tarihin sisleri arasına iter.
Soru basit ama hayati:
Bu dil bizi bir arada mı tutar, yoksa çözülmeye mi götürür?
Tarih gösteriyor ki; millet bilincini kaybeden toplumlar ya dış müdahalelere açık hale gelir ya da içten içe parçalanır. Bugün oynanan kelime oyunları masum değildir. Ulus-devletin altını oyan her söylem, bilerek ya da bilmeyerek bu ülkenin geleceğiyle oynar.
Mesele medeniyetle gurur duymak değil.
Mesele, millet olmaktan vazgeçip vazgeçmediğimizdir.
Ve bu sorunun cevabı, hafife alınamayacak kadar ciddidir.

Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…