“Ne sağcıyım ne solcu, ben orta yolcuyum” diyenlerin ülkesinde adalet terazisi hep aynı tarafa eğilir. Çünkü o söz, masum bir denge arayışı değil; konfor alanının ilanıdır. Düzen sarsılmasın, kazananlar rahatsız olmasın, sofradaki kırıntılar yetiyormuş gibi yapalım… İşte “orta yol” budur. Tarafsızlık değil, statükonun kibar savunusudur.
Bu tartışma yeni değil. Karl Marx ve Friedrich Engels daha 19. yüzyılda şunu söyledi: Toplum sınıflara bölünmüştür ve bu sınıfların çıkarları uzlaşmazdır. Bir taraf üretim araçlarının sahibidir; diğer taraf emeğini satar. Arada “gri alan” aramak, çatışmanın üzerini örten bir perde çekmektir. Çünkü fabrikanın kapısından içeri girdiğinde ya patronun tarafındasındır ya da işçinin.
Mülkiyetin ortası olmaz. Bir fabrika aynı anda hem tek bir patrona hem de orada çalışan yüzlerce işçiye ait olamaz. Kâr ya sermayenin cebine gider ya da kolektif olarak paylaşılır. “Hem piyasa olsun hem tam eşitlik” diyenler, aslında eşitsizliğin sürmesini kabul edip vicdani bir makyaj ararlar. Oysa makyaj, yarayı iyileştirmez; sadece kanı gizler.
Servetin ortası da olmaz. Dünyanın en zengin %1’lik kesiminin, geri kalan milyarlarca insandan daha fazla servet biriktirdiği bir düzende “denge”den söz etmek, kelimeleri ters yüz etmektir. 2008 krizinden sonra yükselen Occupy Wall Street hareketi “Biz %99’uz” diye haykırırken, aslında bu yalın gerçeği dile getiriyordu: Eşitsizlik bir istisna değil, sistemin kendisidir. Bir CEO’nun, tezgâh başında ömrünü tüketen işçiden yüzlerce kat fazla kazanması “başarı” değil, kurumsallaşmış adaletsizliktir.
“Ahlakın ortası” da yoktur. Kapitalist ahlak, önceliği kâra verir; zarar eden insanı değil, zarar eden bilançoyu sorun sayar. Sosyalist ahlak ise “önce insan” der; kârı değil, toplumsal faydayı merkeze koyar. İkisini aynı potada eritmeye çalışmak, ateşle suyu aynı kaba koymaya benzer. Birini seçmeden ötekini yaşatamazsın.
Elbette tarih boyunca “orta modeller” üretildi. Refah devleti, sosyal demokrasi, karma ekonomi… John Maynard Keynes gibi isimler, kapitalizmin krizlerini devlet müdahalesiyle yumuşatmayı önerdi. Bu yaklaşımlar kimi dönemlerde işçi sınıfına nefes aldırdı; ancak üretim araçlarının mülkiyeti değişmediği sürece temel güç ilişkileri yerinde kaldı. Yani sistem makyajlandı ama omurgası aynı kaldı.
Bugün “orta yol” diyenlerin çoğu, aslında huzursuzluğunu bastırıyor. Çünkü sömürünün varlığını görüyor ama onunla yüzleşmek cesaret istiyor. “Ben siyasetten anlamam” demek, siyasetin seni etkilemeyeceği anlamına gelmez. Zam kapıya geldiğinde, kira arttığında, iş güvencesi yok olduğunda tarafsızlık kalkar. Hayat, insanı bir safın içine iter.
Statükoyu sorgulamamak da bir tercihtir. “Aman tadımız kaçmasın” diyen her cümle, mevcut düzenin sürmesine verilen bir oydur. Taraf tutmamak, güçlünün lehine işleyen düzeni kabullenmektir. Çünkü güç zaten örgütlüdür; örgütsüz olanın tarafsızlık lüksü yoktur. Sessizlik çoğu zaman en yüksek sesli onaydır.
Bu yüzden “gri alan bitti” diyen çağrı, bir ajitasyon değil; bir teşhistir. Ya emeğin hakkını savunursun ya da kârın kutsallığını. Ya eşitsizliği normalleştirirsin ya da ona itiraz edersin. Arada kalmak, aslında ağır basan tarafa yaslanmaktır.
Elbette herkes aynı çözümü savunmak zorunda değil. Ancak şu soru ortada duruyor: Mevcut düzen kime yarıyor? Eğer bir avuç insana yarıyorsa, geri kalanların “orta yol” konforunu yeniden düşünmesi gerekir. Çünkü tarih, çoğu zaman tarafsız görünenlerin değil; bir yerde durmayı seçenlerin omuzlarında ilerler.




Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…