Berlin Türk Eğitim Derneği’nin 17 üyesi olarak çıktık yola.
Memlekete gidiyoruz.
Hani şu yıllarca “gidilmez” denilen yerlere…
Hani adı korkuyla anılan, haritalarda bile mesafeli durulan şehirlere…
27 Mart sabahı saat 06.45.
Türk Hava Yolları ile havalandık.
Ve aslında sadece bir yolculuğa değil…
Bir yüzleşmeye çıktık.
Diyarbakır havaalanında Tur şirketimizin iki elamanı Ahmet Yavuz ve Celal beyler karşıladılar bizi. Hoş-beşten sonra On Gözlü Köprü ile tanış olduk.
Sessiz, vakur ve asırlık…
Urfa’da, Halil-ür Rahman Sofrası’nda diz çöktük. Bir duanın içinde bulduk kendimizi.
Ve Göbekli Tepe…
Tarihin sıfır noktasında, insanlığın ilk adımlarına şahitlik ettik.
Mardin’de Kasımiye Medresesi’nde öğrencilerle sohbet ettik. Taş duvarlar konuşuyordu adeta…
Midyat’ta taş hanlarda, geçmişin izini sürdük.
Cizre’de El Cezeri ile tanış olduk. Aklın, ilmin ve üretmenin ne demek olduğunu bir kez daha gördük.
Hz. Nuh’un izinde yürüdük. Cudi Dağı ve Gabar Dağı ile kucaklaştık. Ve Dicle Nehri… Sanki baştan sona bize mihmandarlık etti.
Ve işte buradayız. Mezopotamya topraklarındayız.
Zeytiniyle…
Palamuduyla…
Fıstığıyla…
Pamuğuyla…
Isotuyla…
Toprak bereket fışkırıyor.
Öyle ki insan…
“İnsanı eksen burada meyve verir” demekten kendini alamıyor.
Abartı mı?
Hayır. Gören bilir.
Yollar…Bir ağ gibi sarmış bütün bölgeyi. Düzgün, geniş, ulaşılır.
Bir an geldi…Sümbül Dağı ile tanıştık… Özlemini tutamamış olacak ki, üzerinde sakladığı o bembeyaz karları bir anda salıverdi.
Çığ oldu.
Yolumuzu kesti.
Önce ne olduğunu anlayamadık. Bir sessizlik… bir şaşkınlık… Sonra fark ettik ki; aylardır, belki yıllardır bizi bekliyormuş kucaklaşmak için.
Her birimizle tek tek tokalaşıyordu sanki. Kar topu oynayanlarla daha bir samimi,
daha bir içten…
Bir dağın soğuk yüzü değil bu.
Bir hasretin sıcak karşılığıydı adeta.
Meğer Sümbül Dağı selam gönderiyormuş bize.
Ne saadet…
Evler…
Şunu açıkça söylemek zorundayım:
Benim memleketimin, Denizli’nin köylerinde dahi görmediğim evler var burada.
Evet, iddialı bir cümle.
Ama gördüğümün şahidiyim.
Ve insanlar…Kırk yıldır terör belasıyla sınanan o insanlar…
“Hoş gelmişseniz, başımız gözümüz üstüne” diyerek karşılıyorlar bizi.
Çarşıda…
Pazarda…
Lokantada…
Otelde…
Aynı sıcaklık.
Aynı içtenlik.
Yüzler gülüyor.
Soruyoruz:
“Tekrar o terör günlerine dönülür mü?”
Cevap net: “Allah göstermesin… O günler geri gelmez. Gelmeyecektir. Bizler göz yaşı ve kan istemiyoruz. Anaların ağlamasını istemiyoruz.”
Ve ardından bir dua, bir sitem, bir isyan: “Kardeşi kardeşe düşman edenlerin Allah belasını versin…”
Peki biz…
Biz neredeydik bunca yıl? Neden bu topraklarla bu kadar geç tanıştık?
Medeniyetlerin doğduğu, büyüdüğü, yıkıldığı bu coğrafyayı neden sadece uzaktan izlemekle yetindik?
Ve daha önemlisi…Bizleri bu güzelliklerle buluşturmayanlara neden hiç hesap sormadık?
Sitem etmeden olmuyor.
Çünkü gecikmiş her tanışıklık, bir kayıptır. Ve bu kaybın sorumluları vardır.
Güzel Mevla’m boşuna dememiş: “Gezin, görün, ibret alın…”
Geldik.
Gördük.
İbret aldık.
Ve şimdi yazıyoruz. Okunsun diye değil sadece… Anlaşılsın diye.
Ey Rabbim…
Bu kadar güzel bir coğrafyayı bizlere vatan kıldığın için
sana minnettarız.
Ne kadar şükretsek azdır.
Bu memleket…
Sadece bir toprak parçası değildir, bir emanettir.
Görmeyene anlatmak zor. Ama gören için…Bir daha unutulmayacak kadar derin,
bir daha vazgeçilemeyecek kadar güzel.
Ve şimdi dönüp geriye bakıyorum…
Bu topraklar sadece gezilecek yerler değilmiş meğer. Her adımda bir hatırlatma, her durakta bir yüzleşme saklıymış. İhmal ettiklerimizi, geç kaldıklarımızı, önyargılarımızı…Hepsini yüzümüze vurdu bu yolculuk.
Anladık ki;
Bir memleket, uzak kaldıkça yabancılaşır, tanıdıkça kalbine yerleşirmiş.
Ve en acısı şu:
Biz bu cennet vatanın bir parçasını yıllarca görmeden, bilmeden, hissetmeden yaşamışız.
Şimdi içimizde bir mahcubiyet var ama onunla birlikte bir söz de var:
Artık daha fazla görmezden gelmeyeceğiz.
Artık bu topraklara yabancı kalmayacağız.
Çünkü bu memleket…
Sadece üzerinde yaşadığımız yer değil,
uğruna sorumluluk taşımamız gereken bir emanettir.
“Dicle akar ağır ağır,
Taşlar konuşur sabırla…
Bir ses yükselir dağlardan,
“Unutma beni” der asırla…
Cudi susmaz, Gabar bakar,
Sümbül iner karıyla…
Toprak ana bağrını açmış,
Selam verir lisan-ı haliyle
Gel gör diye çağırır hep,
Bu kadim, bu aziz diyar…
Görmeyene söz yetmez ki,
Gören zaten aşikâr…
Elveda cennet yudum elveda seni önce Allah’a sonra sana emanet ediyoruz. Senden isteğimiz; çocuklarına sahip çıkmandır, kurda kuşa yem etmemendir…
Rüştü Kam
04.04.2026 – Van

Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…