Biri CHP genel başkanı Özgür Özel’i hedefe koyuyor, diğeri önceki Dönem CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu sorguluyor.
Uğur Dündar ve Yılmaz Özdil uzun yıllar aynı medya ikliminin isimleri oldular. Aynı zihniyetin iki farklı sesi oldular. Aynı merkezden beslendiler, aynı sınıfsal dilden konuştular, aynı kitleye seslendiler, aynı siyasal refleksleri ürettiler.
“Dalton kardeşler” neyin gösterildiği kadar neyin sistematik biçimde görünmez kılma görevi üstlendiler.
Bazı gazeteciler; halkın iş ekmek özgürlük taleplerini değil vitrinleri, sınıf çelişkilerini değil dekoru, baskıyı değil parıltıyı görürler.
Uğur Dündarile Yılmaz Özdil farklı hedeflere yönelmiş görünse de aynı damardan ilham alırlar.
Görünüşte ayrı cephelerdeler; gerçekte ise aynı digital çağa uyarlama sürecinde merkezi medya geleneğinin iç tartışmasını yürütüyorlar.
Her ikisinin ortak özelliklerinden biri Sedat Peker hayranı olmaları. Elbette onların kime neden hayran oldukları kendilerini ilgilendirir.
Allah muhabbetlerini artırsın.
Uğur Dündar’ın Kılıçdaroğlu ‘na karşı kurduğu dil yalnızca bir eleştiri dili değildir; aynı zamanda geçmişte medya üzerinden kurulmuş yönlendirme gücünün yeniden hatırlatılmasıdır. “Ben sokakta konuşulanı söyledim” cümlesi aslında sokak adına konuşma yetkisini kendinde görmenin ifadesidir.
Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik “makosenli genel başkan” ifadesi de bu yüzden sıradan değildir.
Bu söz, halkın içinden gelen sade hayatı küçümseyen kültürel bir üstten bakıştır.
Makosen; sade yürüyüştür.
Papyon ise temsil ettiği dünya itibarıyla seçilmiş salonların dilidir.
Uğur Dündar , merkez medyanın sınıfsal tercihlerini en görünür biçimde temsil eden figürlerden biridir.
Bir gazetecinin gerçek çizgisi, kriz zamanlarında nerede durduğuyla anlaşılır.
Türkiye’de merkez medya süregelen zaman içinde yalnızca haber üretmedi. Ülkede siyasal sınırlar çizdi, meşru muhalefetin dozunu ayarladı, halkın öfkesini filtreledi, hangi itirazın yükseleceğine hangi itirazın bastırılacağına karar verdi.
Uğur Dündar’ı geçmişten tanırız!
1970’lerde Türkiye işçi direnişleriyle sarsılırken, üniversitelerde anti-emperyalist gençlik mücadelesi yükselirken, sokaklarda tam bağımsız Türkiye sloganları atılırken merkez medya büyük ölçüde bu enerjiyi “tehlike” olarak kodladı. Fabrika önlerinde coplanan işçiler ekran estetiğine uymadı. İnsanca yaşam isteyen gençlerin idam sehpasına yürüyen sesi ana akımın merkezinde hak ettiği yeri bulamadı.
12 Mart Muhtırası ve sonrasında halkların siyasal hayatı budanırken, muhalif gazeteler, dergiler kapatılırken, gazeteciler çarmıha gerilirken Uğur Dündar anlayışı merkez medyada sınırları içinde kaldı.
Halkın yanında olmadılar
Ardından 1980 askeri darbesi geldi. Cezaevleri doldu, işkence kurumsallaştı, gençler darağaçlarına gönderildi, anayasal düzen askıya alındı. Darbenin uluslararası meşruiyetini anlatan “bizim çocuklar başardı” cümlesi tarihe geçti.
Gazete manşetlerine, televizyon ekranlara başka bir Türkiye servis ediliyordu. “Dalton kardeşler” ise bambaşka bir dünyadaydılar.
Toplum ağır travmalar yaşarken merkez medya kontrollü gündemler kurdu. Bu dönemde yükselen ekran figürleri, toplumsal çürümenin ekonomik ve siyasal köklerini tartışmak yerine daha steril alanlarda dolaştılar. Yolsuzluk, tüketici mağduriyeti, lüks mekân skandalları, görünür ama sınırlı sorunlar öne çıkarıldı; sistemin yapısal krizleri ise perde arkasında bırakıldı.
Bu çizginin temel özelliği şuydu: Düzeni eleştir ama sınırını aşma.
Uğur Dündar bu çizginin televizyon yüzü oldu. Salonların güvenli ışığında, üst sınıfın tüketim alanlarından konuştu. Halkın yaşadığı büyük siyasal kırılmalar yerine orta sınıf hassasiyetlerinin ekran temsilini yaptı.
Yılmaz Özdil ise aynı geleneğin kalem tarafında yükseldi: Sert cümleler, keskin alay, yüksek sesli cumhuriyetçilik çığırırken ; halk sınıflarının insanca yaşam taleplerine mesafeli duran bir dil geliştirdi.
“ Dalton kardeşler” bugün görüşmüyor olmaları, farklı siyasal figürleri hedef alması esasen bir birinden farklı olduklarından değil; miras paylaşımıdır.
Digital ve sosyal medya haberciliğinin yaygınlaşmasıyla merkez medya artık eski etkisini kaybetti. Bu sistemin içinde şekillenmiş eski etkinin parçaları kendilerine yeni pozisyon arıyorlar.
Biri muhalefetin yeni yönetimine
mesafe koyuyor.
Diğeri eski liderliği tarihsel yenilginin merkezi ilan ediyor.
“Dalton kardeşler” elbette ortak özelliklerini yitirmeden ayrı kulvarlarda aynı anlayışa destek vererek sürdürüyorlar.
Ekonomik ve siyasi hakları için gelişen muhalif gücün dağıtmak için ana muhalefetin önceki ve sonraki liderlerini tartışmaya açıyorlar. Muhalefeti içten kışkırtarak, ayrıştırarak toplumsal tepkilere yön vererek muhaliflerin etkisini kırmaya çalışıyorlar.
Dündar ve Özdil ülkede Muhafazakar ve Laik ayrışmasını körükleyen cephenin Laik tarafında saf tutarak sadece “suni” Atatürk övgüsü yaparak ayrışmayı diri tutmak istiyorlar.
Dertleri, cumhuriyetin kazanımlarını savunup güçlendirmek, Atatürk’ün ideallerini yaşatmak değil. Bu konuda özelleştirmelere karşı mücadelenin yanında değil, egemen sınıfın sözcüleri oldular.
Kılıçdaroğlu ve Özel bilinçli olarak hedef tahtasına konularak tartışma alanına çekilmeleri esen rüzgarın yönünü değiştirme refleksidir.
Uğur Dündar ve Yılmaz Özdil Türkiye’de siyasal analiz yapacak, siyasi partilere yön verecek en son şahıslardır.
Sokağa gelince:
- Sokakta kira ödeyemeyenlerin isyanı var.
- Sokakta geçimsizlik, işsizlik var.
- Sokakta hukuk güvensizliği var.
- Sokakta çevre kirliliği doğa talanı var.
- Sokakta işsizlerin, emeklilerin, işçilerin İŞ, EKMEK, ÖZGÜRLÜK talepleri var.
Merkez medya geleneği yine kişileri tartıştırıp, toplumsal meseleleri küçültüyor.
Burada dikkat çekici olan bir başka nokta da dönemsel yakınlıklardır. Türkiye’de medyanın bazı figürleri zaman zaman kriminal figürlerin ifşalarını siyasal veri gibi dolaşıma sokarken, zaman zaman da bu dili meşrulaştıran örtük heyecanlar üretmiştir. Gündem kurma biçimleri çoğu kez haberden çok güç merkezlerinin dolaşıma soktuğu dalgalarla kesişmiştir.
Bu nedenle mesele yalnızca gazetecilik değildir; güçle kurulan mesafenin niteliğidir.
Gerçek medya eleştirisi burada başlar:
- Kim halk adına konuşuyor?
- Kim halkı yalnızca seyrediyor?
- Kim siyaseti denetliyor?
- Kim siyasete yön vermeye çalışıyor?
En önemlisi:
Kim tarih boyunca kritik anlarda halkın yanında, kim düzenin güvenli sınırlarında kaldı?
Merkez medya uzun yıllar kendisini cumhuriyetin doğal sahibi, Atatürk’ün mirasçısı gibi sundu. Oysa cumhuriyet, ekran stüdyolarının değil halkın mücadelesiyle yaşatılmaya çalışılıyor. Atatürk’ü lider olarak yaşatanlar halkın yoksul kesimleriyken , Atatürkçülük yapanlar ülke değerlerini yağmalayarak miras yiyorlar.
Eski ekran otoritelerinin uzun soluklu olması mesleki birikimlerinden değil, siyasi iklimdendir.
Türkiye halkları, kimin ne konuştuğuna değil, geçmişte nerede durduğuna, bugün nerede olduğuna bakıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel’i nefret diliyle eleştirenler gazetecilik mesleğini değil, sermaye sınıfı içinde kendilerine yer edinmek için cebelleşiyorlar.
Hadi hayırlısı…

Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…