HZ. SÜLEYMAN’IN TÜRBESİ
Halid bin Velid’in oğlu olan Süleyman bin Halid’in adı, İslam fetihlerinin Anadolu’ya uzanan kutlu yürüyüşünde özellikle Diyarbakır’ın fethiyle birlikte anılır. İslam ordularının bu kadim şehre yönelişi, yalnızca askerî bir zafer arayışı değil; aynı zamanda adalet, inanç ve yeni bir medeniyet anlayışının taşınması anlamına geliyordu. Bu süreçte Süleyman bin Halid’in gösterdiği cesaret ve fedakârlık, fetih ruhunun en güçlü örneklerinden biri olarak hafızalara kazınmıştır. Rivayetlere göre Diyarbakır kuşatması sırasında şehit düşen Süleyman’ın hatırası, bölgede inşa edilen türbesiyle yaşatılmış; bu mekân zamanla hem tarihî hem de manevî bir ziyaretgâh hâline gelmiştir.
Diyarbakır’ın sokaklarında dolaşırken her köşe başında yeni bir hikâyeye rastlamak mümkündür; ancak bazı yerler vardır ki sadece bir hikâye anlatmaz, insanı doğrudan geçmişin içine çeker. Hz. Süleyman Türbesi de işte böyle bir mekândır. Adı ilk duyulduğunda çoğu kişinin aklına Süleyman Peygamber gelse de, buradaki türbe ona değil; Diyarbakır’ın fethi sırasında şehit düşen Süleyman bin Halid bin Velid’e nispet edilir. Babası, İslam tarihinin en büyük komutanlarından biri olan Halid bin Velid’dir ve oğlunun adı bu şehrin taşlarına sessiz ama derin bir hatıra olarak kazınmıştır. Böylece Diyarbakır’ın fethi, yalnızca bir şehrin kapılarının açılması değil, aynı zamanda İslam’ın değerlerinin bu topraklarda kök salmasının da simgesi hâline gelmiştir.
Türbenin hemen yanında yükselen Hz. Süleyman Camii, bu hatırayı canlı tutan bir diğer yapı. Surların iç kısmında, tarihin tam kalbinde yer alıyor. Buraya geldiğinizde sadece bir türbeyi ziyaret etmiyor, bir fethin ruhunu da hissediyorsunuz.
Ve o fetih… Rivayete göre, alışılmışın dışında bir dikkat ve sezgiyle gerçekleşmiş. Rivayet şöyle:
“Şehrin surları ilk bakışta aşılmaz gibidir. İslam askerleri günlerdir kaleye girebilmek için bir yol arar; fakat her deneme sonuçsuz kalır. Tam bu sırada dikkatlerini celbeden tuhaf bir hâl zuhur eder: Surların içindeki köpekler bir şekilde dışarı çıkmakta, askerlerin bulunduğu karargâha kadar gelmekte, karınlarını doyurduktan sonra yeniden kaleye dönmektedir. Başlangıçta bu duruma pek ehemmiyet verilmez. Lâkin hâl sık sık tekerrür edince, askerler yemeklerinin başında nöbet tutmaya başlarlar. Nihayet gerçeğe şahitlik ederler: Yemekleri eksiltenler köpeklerdir. Bunun üzerine köpekleri takibe koyulurlar. Takip onları kalenin bir noktasına götürür. Burada, surların altında dar bir gedikten girip çıktıklarını görürler. Tespit yapılır ve sonrasında o gediği genişletirler, oradan içeri sızarlar; böylece kale fethedilir.”
Rehberimizden bu hikâyeyi dinlerken insan ister istemez düşünüyor: Demek ki tarih, her zaman büyük hamlelerle değil; kimi zaman en küçük işaretleri fark edenlerin dikkat ve ferasetiyle yazılıyor.
Türbenin bulunduğu alanda dolaştıkça, kendimizi ister istemez fetih ile hatıra arasında bir yerde buluyoruz. Bir tarafta fetih, mücadele ve şehadetin izleri; diğer tarafta dua, hatıra ve sükûn… Aynı mekânda bu iki hâl, âdeta birbirini tamamlarcasına yan yana duruyor.
Diyarbakır’da taşlar hiç susmuyor; hep anlatıyor.
Lâkin bazı hikâyeleri kavrayabilmek için biraz yavaşlamak gerekiyor.
Bir izin peşine düşmek, bir detayı fark etmek gerekiyor…
Tıpkı o surların altındaki dar geçidi bulan askerler gibi.
Caminin hemen yanı başında küçük ama anlamlı bir müze, biraz ilerisinde ise bir kilise yükseliyor. Aynı avluda, aynı gökyüzünün altında, farklı zamanların ve inançların izleri yan yana duruyor. Burası yalnızca bir ibadet alanı değil; geçmişin ve farklı inançların bir arada varlığını sürdürdüğü canlı bir mekân.
Avluda ilerliyoruz. Bir anda ufkumuz açılıyor. Aşağıda Dicle ağır ağır akıyor, hemen yanı başında Hevsel Bahçeleri ona eşlik ediyor. Yeşil ile su iç içe. Burada Türk kahvesi elbette içilir; biz de içtik zaten.
Tam karşımızda Dicle Üniversitesi ve geniş kampüsü görünüyor. Bir tarafta binlerce yıllık surlar, diğer tarafta modern bir üniversite… Diyarbakır’da geçmiş ve bugün, birbirine mesafeli değil; iç içe.
Gezi güzergâhı boyunca dikkatimizi çeken bir başka husus daha var. Kaçak çay: Bu bölgede ÇAYKUR çayına neredeyse hiç rastlamadık. Onun yerine “kaçak çay” diye bilinen çay tercih ediliyor; neredeyse herkesin bardağında o çay var. Çay üreten bir ülkede bu tablo bize oldukça düşündürücü, hatta çelişkili göründü.
İlginç olan şu ki, çay yetiştiren bir ülkede ÇAYKUR çayının demlenmemesi garibimize gitti. Onun yerine “kaçak çay” neredeyse tek seçenek hâline gelmiş. Yazık hem de çok yazık.
İnsanlar alışkanlıklarından kolay vazgeçmiyor, bu doğru, anladık. Ama yine de düşünmeden edemiyoruz: Belki bu eşik aşılabilir. Bir süre ulaşılabilir fiyatlarla, belki de özel bir destekle bu bölgede daha görünür olmak mümkündür. Böylece hem yerel ekonomi desteklenir hem de hatırı sayılır bir değer ülke içinde kalır. Ben geldim, gördüm ve yazdım. Sonrası sorumluların işi…Ama bütün bu düşünceler, maalesef elimdeki ince belli bardaktan yükselen çayın buharına karışıp gidiyor.
Çünkü Diyarbakır’da bazen mesele sadece çay değildir.
Mesele, o çayın nerede, kimlerle ve hangi manzaraya karşı içildiğidir.
Biz de Dicle’ye karşı kaçak çayımızı yudumlarken, Rizeli Niğmet Balcı da katıldı kafileye.
Bir süre sonra toparlandık ve yola koyulduk. İstikamet: Urfa.
Devam edecek
Rüştü KAM




Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…