TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; URFA (VI)
Rehberimizin söylediğine göre, Diyarbakır Urfa arası yaklaşık üç buçuk saat sürüyormuş; Zamanı iktisatlı kullanmak adına önce Göbekli Tepe’ye gidilecekmiş. Diyarbakır’dan saat 10 da çıktık yola. Dümdüz yol. Bazen engebeli yerler var. Ağaç ve yeşil ararsan zaten bulamazsın. Kara kara taşları öbek öbek bir araya toparlamışlar. Selahattin Demirci kardeşimizin;
“Neden bu kadar taşlı bu araziler sorusuna?”
Rehberimiz; “Diyarbakır ile Şanlıurfa arasında yer alan Karacadağ bölgesi, geçmişte volkanik faaliyetlerin görüldüğü bir alandır. Bu bölgede bulunan Karacadağ Volkanı, kalkan tipi bir volkan olup lavlarının akışkan yapısı sayesinde geniş alanlara yayılmıştır. Volkanik faaliyetler yaklaşık 10 milyon yıl önce başlamış ve aralıklarla devam ederek yaklaşık 100 bin yıl öncesine kadar sürmüştür. Bu nedenle söz konusu volkanik hareketler insanlık tarihi dönemlerinde değil, çok daha eski jeolojik zamanlarda gerçekleşmiştir.
Karacadağ’dan çıkan lavlar zamanla soğuyarak geniş bazalt platoları oluşturmuş, bu da Diyarbakır ve çevresindeki kara ve taşlık toprakların oluşmasına neden olmuştur. Bu toprak yapısı günümüzde tarım açısından belirli avantajlar sağlasa da yer yer sert ve kayalık bir zemin meydana getirmiştir.
Günümüzde Karacadağ Volkanı aktif değildir ve sönmüş bir volkan olarak kabul edilir. Bu nedenle bölgede volkanik patlama riski bulunmamaktadır” cevabını verdi.
Kaptan Celal, yol boyunca zaman zaman o yanık, dertli Diyarbakır ve Urfa türkülerini havalandırıyordu. Türkülerin hüznü, ovaya yayılmış eski zamanların izleri gibi içimize işliyordu. Biz de ister istemez o havaya kapılıyor; kimi an gözlerimiz doluyor, kimi an ritme kendimizi bırakıp neşeyle eşlik ediyorduk. Yol, sadece mesafeleri değil, duyguları da kat ediyordu sanki.
Siverek’e vardığımızda kısa bir ihtiyaç molası verildi. Ben, zihnimde Siverek’i hep engebeli, inişli çıkışlı bir yerleşim olarak canlandırırdım; oysa karşımızda dümdüz bir ovanın üzerine kurulmuş, sakin ve geniş bir şehir duruyordu. Bu ilk izlenim bile yolculuğun bize sunduğu küçük sürprizlerden biriydi.
Önce acil ihtiyaçlarımızı giderdik. Ardından namazlarımızı cem ederek eda ettik ve yemek için bizlere ayrılan masalara geçtik. Yol yorgunluğu hafifledikçe, içimizi huzur kaplıyor, iştahımız açılıyordu.
Garson, elinde menü ve adisyon dosyasıyla hemen yanımıza geldi.
“Ne arzu edersiniz efendim?” diye sordu, nezaketli bir ses tonuyla.
“Siverek’e özgü ne yiyebiliriz?” diye sorduk biz de merakla.
“Haşhaş köftesini tavsiye ederim,” dedi.
“Nasıl bir köftedir, özelliği nedir, biraz anlatır mısınız?” diye üsteleyince,
“İsterseniz şefimizi çağırayım efendim, o daha güzel anlatır,” diye karşılık verdi.
Kısa bir süre sonra şef —aynı zamanda mekânın sahibi— masamıza geldi. Samimi bir hoşbeşin ardından, sanki bir yemeği değil de bir hatırayı anlatır gibi söze başladı:
“Silvan, eski adıyla Sî Verek, mutfağıyla yüzyılların birikimini taşır. Burada yemekler sadece karın doyurmaz; geçmişi, kültürü ve insanı bir araya getirir. Haşhaş köftesi de bu mutfağın en dikkat çeken lezzetlerinden biridir. İlk bakışta sade bir köfte gibi görünür; fakat içinde ince bulgurun sabırla yoğrulması, baharatlarla dengeli bir şekilde harmanlanması ve haşhaşın verdiği kendine has aromanın ustalıkla katılması vardır. İşte onu özel kılan da bu inceliktir.
Halk arasında, köftenin yoğrulmasının çok zahmetli olması nedeniyle yoğuranların “haş… haş…” diye iç çekmesinden adını aldığı yönünde bir anlatı da vardır; ancak bu açıklama daha çok folklorik bir yakıştırma olarak değerlendirilir ve bilimsel ya da tarihsel bir dayanağa sahip değildir.
Sî Verek’in taş sokaklarında dolaşan tarih, sofralara da yansır. Haşhaş köftesi sadece bir yemek değildir; paylaşmanın, misafirperverliğin ve köklü bir geleneğin ifadesidir. Özellikle kalabalık sofralarda, ailelerin bir araya geldiği zamanlarda yapılır. Doyurucudur ama asıl kıymeti, içinde taşıdığı hatıralardadır. Bu yüzden nesilden nesile aktarılır; her lokmasında biraz geçmiş, biraz da insan sıcaklığı saklıdır.”
Şefin anlattıklarıyla birlikte, önümüze gelecek yemeğin artık sadece bir lezzet değil, bir hikâye olduğunu hissediyorduk. Yolculuk, bir kez daha bize gösteriyordu ki bazen bir şehir, en çok sofrada tanınır.
Siparişimizi verdik. Gezimiz bir kültür gezisi olduğu için özellikle yöreye özgü yemekleri tatmaya özen gösteriyoruz. Her durakta, o beldenin mutfağını tanımayı adeta gezinin bir parçası hâline getirmiş durumdayız. Ancak her lezzet, her mideye aynı şekilde hitap etmiyor. Özellikle baharatı yoğun ya da alışık olunmayan tatlar, hassas bünyeler için zorlayıcı olabiliyor.
Nitekim Erşan Öcalve Hureyre Kam, daha gezinin ikinci gününde Siverek’te midelerini bozdular. Garipler Van’a kadar o coğrafyanın muhteşem mutfağının tatlarına erişemediler. Yolun henüz başında böyle bir aksilik yaşanması hepimizi üzdü. Kültür yolculuğunun küçük ama gerçek bir hatırlatmasıydı bu: Her keşif, bazen küçük bedelleri de beraberinde getiriyor.
Şanlıurfa’da zaman, bizim alıştığımız gibi akmıyor. Daha ağır, daha derin… Sanki her adımda geçmiş biraz daha yüzeye çıkıyor, her taşın altında başka bir hatıra saklı. Burası sadece bir şehir değil; insanlığın hafızasının hâlâ diri kaldığı, kadim zamanların bugüne usulca karıştığı nadir mekânlardan biri.
Sokaklarında yürürken, bu toprağın ne kadar eski olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz. Çünkü burası, yakınındaki Göbeklitepe ile birlikte, insanlık tarihinin en erken izlerini taşıyor. Henüz şehirlerin, devletlerin, hatta belki de düzenli hayatın bile tam anlamıyla oluşmadığı bir çağdan söz ediyoruz. Ve biz, bu kadar eski bir hikâyenin artık yanı başında değil, tam da göbeğinde yürüyoruz.
GÖBEKLİTEPE
Göbekli Tepe’ye vardığınızda, az önce zihninizde kurduğunuz “geçmiş” kavramı sessizce yer değiştiriyor. Çünkü burada geçmiş, uzak bir hatıra değil; neredeyse dokunabileceğiniz kadar yakındır. Hatta öyle ki insan, bir tarihi mekânı gezer gibi değil, zamanın en eski katmanlarının eşiğinde duruyormuş gibi hissediyor.
Yaklaşık 12 bin yıl öncesine uzanan bu alan, yalnızca bir arkeolojik keşif değil; insanlık tarihine dair bildiğimiz pek çok şeyi yeniden düşündüren bir eşiktir. Henüz yerleşik hayata geçilmediğini düşündüğümüz bir dönemde böylesine anıtsal yapıların inşa edilmiş olması, inancın ve anlam arayışının insanlık için ne kadar erken ve merkezi bir yerde durduğunu gösteriyor.
Dikili T biçimli taşlar, üzerlerindeki hayvan kabartmalarıyla birlikte yalnızca taş değildir. Taşların aralarına giremiyoruz, onları karşıdan izleyebiliyoruz; buna rağmen taşıdıkları geçmişi derinden hissetmemek mümkün değil.
Ve o an fark ediyoruz:
Burada bulunmak, geçmişe bakmak değil… geçmişin eşiğinde durmaktır.
Göbekli tepe rehberimiz Gülşen Hanım, ismi gibi şen. Göbekli Tepe’nin sırlarını birer birer aralıyor. Dikili taşların anlamını, üzerlerindeki hayvan figürlerinin neyi temsil ettiğine dair yapılan yorumları, “doğum odası” olarak adlandırılan alanı ve bu yapıların birer tapınak olarak nasıl inşa edildiğini anlatıyor. Her bir açıklama, gördüğümüz taşları biraz daha anlamlı kılıyor; sade görünen bu yapılar, anlatıldıkça derinleşiyor, katman katman açılıyor.
Dinledikçe fark ediyorsunuz ki burada sadece taşlar yok; insanın inançla, korkuyla, umutla kurduğu en eski bağların izleri var. Ve rehberimizin anlattıklarıyla birlikte, baktığımız her şey biraz daha konuşur hâle geliyor.
“Şehrin eski adı Edessadır… Roma’dan Bizans’a, oradan İslam medeniyetlerine uzanan uzun bir yolculuğun durağı olmuştur Edessa. Her gelen bir iz bırakmış, her giden bir hatıra… Bu yüzden Urfa’da tarih tek bir katman değil; üst üste binmiş, iç içe geçmiş bir yapı gibidir.” Diye sözünü bitiryor Gülşen Hanım.
Ama Urfa’yı sadece geçmişiyle anlatmak eksik olur. Çünkü burada hayat hâlâ güçlü bir şekilde akıyor. Sokakta yürürken kulağımıza farklı diller çalınıyor; Türkçe, Kürtçe, Arapça… Bazen aynı dükkânın önünde hepsini birden duyabiliyoruz. Bu çeşitlilik, burada yapay durmuyor. Aksine, sanki yüzyıllardır böyleymiş gibi doğal duruyor.
İnsanların yüzünde, konuşmalarında, hatta bakışlarında bile bu çok katmanlı yapının izleri var. Farklı kökenlerden gelen insanlar, ortak bir hayat kurmuş. Belki de Urfa’nın en dikkat çekici yanı bu: Çeşitliliğin bir gerilim değil, bir denge oluşturması.
Önce Balıklıgöl’e gittik. Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı rivayet edilen sütunları gördük. O an, geçmişin derinliklerinden gelen o sahneyi zihnimizde canlandırdık; ateşe atılışını, ardından ateşin onu yakmayışını… Sanki zamanın içinden bir perde aralanmış da biz de o anın tanıkları olmuş gibiydik.
Ardından Hz. İbrahim’in doğduğuna inanılan mağarayı ziyaret ettik. Mevlid-i Halil Mağarası’nın serin ve sessiz atmosferi, anlatılanların ağırlığını daha da derinleştiriyordu. Sonrasında Şanlıurfa Kalesi’ni ziyaret ettik; halk arasında “sütunlar” diye anılan o yapıların gölgesinde, anlatılan kıssanın izlerini sürmeye devam ettik.
Rehberimiz tüm bu hadiseleri anlatırken biz de hayal ettik, hissettik. Nemrut’un ceberrutluğuna öfkelendik. “İnsan ateşe atılarak canlı canlı yakılır mı?” diye içimizden geçirdik. Bu nasıl bir zulümdü, nasıl bir vicdansızlıktı?
Ama sonra, içimize daha ağır bir soru çöktü. Sanki bu zulüm sadece geçmişte kalmış gibi öfkeleniyorduk. Oysa benzer acılar, benzer zulümler bugün de yaşanmıyor muydu? Öfkelendik… ama aynı öfkeyi, bugünün Nemrutlarına karşı neden gösteremediğimizi de kendimize sormadan edemedik.
Halilürrahman Camii’nde akşam ve yatsı namazlarımızı cem ederek kıldıktan sonra Urfa Kapalı Çarşı’ya yöneldik. Çarşıya daldık dalmasına ama geç kalmışız; esnaf kepenkleri indirmeye başlamıştı bile. Çaresiz geri dönmek zorunda kaldık. Keşke dönmeseydik.
Birdenbire gökyüzü yarıldı sanki. Şimşekler ardı ardına çakmaya başladı. Derken dolu… Hem de nasıl dolu! Taneleri neredeyse parmak kalınlığında. Kimi arkadaşlarımızın yanında şemsiye bile yoktu. Ne yapacağımızı şaşırmış hâlde otelin yolunu tuttuk. Mesafe aslında on dakikaydı ama o kısa yol bize epey uzun geldi. Otele varıncaya kadar sudan çıkmış balığa döndük.
Saat sekizde sıra gecesinde olmamız gerekiyordu. Apar topar üzerimizi değiştirdik ve geceye katıldık. Artık ne kaptıysak orada kaptık, şifayı da orada bulduk. Salona ayakkabıyla alınmayınca içimiz biraz rahatladı. Meğer bazı arkadaşlar saç kurutma makinesiyle ayakkabılarını kurutmuş. Benim aklıma gelmedi doğrusu.
Sabah erkenden Mardin’e hareket edeceğiz; ıslak ayakkabıyla gitmek mümkün değil. Otel bez terlik verdi vermesine ama onunla gezilecek gibi değil. Yeni ayakkabı alma imkânı da yok. Neyse ki Sebahattin’in yedek bir ayakkabısı varmış, üstelik numarası da aynı. Bana verince içim rahatladı.
SIRA GECESİ
Urfa’da akşam saatlerine doğru şehir bambaşka bir hâle bürünüyor. Bir evin avlusundan yükselen türkü sesi, öteki sokakta kurulan sohbet halkasına karışıyor; sesler birbirine değiyor, şehir adeta nefes alıp veriyor. Sıra geceleri sadece bir eğlence değil; köklü bir geleneğin, birlikte olmanın ve paylaşmanın canlı bir ifadesi. Türküler söyleniyor, uzun havalar uzadıkça uzuyor, insanlar birbirini sadece dinlemiyor, gerçekten anlıyor.
Şanlıurfa’da biz de bir sıra gecesinde yerimizi alıyoruz. Önce dışarıdan, biraz mesafeli bakıyoruz; seslere, ritme, o kendine has ahenge alışmaya çalışıyoruz. Derken fark etmeden o meclisin içine çekiliyoruz. Türküler yükseldikçe sözler derinleşiyor, derinleştikçe insanın iç dünyasında ince bir sızı uyanıyor. Bu artık sadece dinlemek değil; hissetmek, hatırlamak ve bir noktadan sonra o ortak duygunun parçası hâline gelmek oluyor.
Uzun havalar yükseldikçe zaman ağır ağır akmaya başlıyor. Her mısra, her ezgi insanın içine dokunuyor. Yanınızda oturanı belki hiç tanımıyorsunuz ama aynı türküde, aynı duyguda buluşuyorsunuz. Aradaki mesafeler kalkıyor, yerini sıcak bir yakınlığa bırakıyor.
Sıra gecesi bize şunu hissettirdi: Bazı şeyler anlatılarak değil, birlikte yaşanarak anlaşılır. Ve o gece, biz sadece bir geleneği görmedik; onun içinde yer aldık, onu hissettik ve bir parça da olsa kendimizden bir şey bıraktık.
Urfa mutfağı ise başlı başına bir dünya. Et, bu mutfağın adeta omurgası; hemen her sofrada kendine bir yer buluyor. Sabah kahvaltısında bile ciğerin sofraya gelmesi, dışarıdan bakana şaşırtıcı gelse de, Urfa için son derece doğal bir alışkanlık. Çünkü burada yemek, günün herhangi bir anına sıkıştırılmış bir ihtiyaç değil; hayatın kendisiyle iç içe geçmiş bir kültür.
Urfa, çiğ köftesiz sohbetin eksik sayıldığı bir şehir. Sıra gecelerinin vazgeçilmezi çiğ köfte. Hatta çoğu zaman insan düşünmeden edemiyor: Sıra gecesini bu kadar cazip kılan biraz da o köftenin etrafında kurulan birliktelik olsa gerek. Çünkü çiğ köfte sadece bir yiyecek değil; yoğruldukça çoğalan muhabbetin, paylaşıldıkça derinleşen dostluğun ayrılmaz bir parçası sanki.
Sıra gecelerinde söylenen türküler ise bu kültürün aynası. İçinde aşk var, ölüm var, yaşama sevinci var; kahramanlık, cesaret, aile ve sevgi var. Bir milleti millet yapan, onu ayakta tutan ne varsa bu türkülerde yankılanıyor. Her bir söz, geçmişten bugüne taşınan bir hafızayı, bir duyguyu, bir direnci dile getiriyor.
Çiğ köfte de bu bütünün sessiz ama güçlü bir parçası. Bin bir emekle yoğruluyor; isotuyla, acısıyla, baharatıyla, sabrıyla şekilleniyor. Tıpkı bu toprakların insanı gibi… Lokma lokma yenirken sadece damakta değil, hafızada da yer ediyor. Yanında ayranıyla ve maruluyla ikram ediliyor. Bu yüzden Urfa’da bir sofraya oturduğunuzda, aslında bir yemeğin değil; köklü bir kültürün, canlı bir geleneğin parçası olursunuz.
Kebap çeşitlerine gelince; sade malzemelerle ama ustalıkla hazırlanıyor. Etin kalitesi, ateşin ayarı ve kullanılan baharatın dengesi ön planda; fazlalığa kaçmadan lezzeti ortaya çıkarma çabası görülüyor. Yanında sunulan taze lavaş, közlenmiş biber ve domates, sofrayı tamamlayan unsurlar olarak öne çıkıyor.Urfa’da yemek sadece karın doyurmak değil; bir araya gelmenin, sohbet etmenin, hatta bazen aynı sofrada sessizce oturmanın bile bir vesilesi. Sofraya oturduğunuzda acele edilmiyor; lokmalar kadar sözler de paylaşılıyor. Acı ve baharat dengesi, sadelikle birleşiyorr; ortaya gösterişten uzak ama karakteri güçlü bir lezzet çıkıyor. Bu yüzden Urfa’da bir sofradan kalktığınızda sadece doymuş değil, aynı zamanda o kültürün bir parçasına dokunmuş oluyorsunuz.Şehrin dışında, Harran tarafına doğru uzandığınızda ise manzara değişiyor. Konik kubbeli evler, düz ovanın ortasında yükseliyor. İnsan, burada hayatın yüzyıllardır çok fazla değişmeden devam ettiğini bizzat görüyor.Harran’daki konik kubbeli evlerin arasında kısa bir soluklanıyoruz. Yerel giysilerle hatıra fotoğrafları çekiliyor, bu kadim mekânın atmosferiyle bütünleşmeye çalışıyoruz. Ardından, sabırla hazırlanmış meşhur Mırra ikram ediliyor. Saatler süren bir hazırlığın ardından içilecek kıvama gelen bu sert ve yoğun kahve, küçük fincanlarda yudumlanıyor; tadı kadar usulü de hafızada yer ediyor.Harran evlerinin hemen yanı başında ise tarihin bir başka katmanı yükseliyor: Dünyanın en eski ilim merkezlerinden biri kabul edilen Harran İslâm Üniversitesi Kalıntıları. Bu merkez, Emevî halifesi Abdülmelik bin Mervan (685–705) döneminde sistemli bir ilim yuvası hâline getirilmiş. 8. ve 9. yüzyıllarda ise İslam dünyasının en önemli eğitim merkezlerinden biri olarak öne çıkmış.Burada sadece dinî ilimler değil; matematik, astronomi, tıp ve felsefe de okutuluyormuş. Bu yönüyle Harran, adeta bir “ilim köprüsü” vazifesi görmüş, Antik Yunan mirasının İslam dünyasına ve oradan da Avrupa’ya aktarılmasında önemli bir kilit taşı görevini üstlenmiş.Bu ilim geleneği içinde öne çıkan isimlerden bazıları şunlarmış:• Sâbit bin Kurra: Matematik ve astronomi alanında büyük katkılar sağlamış, özellikle çeviri faaliyetleriyle tanınmış.• El-Battani: Güneş yılı takvim hesaplamaları ve trigonometrik çalışmalarla bilim tarihinde önemli bir yer edinmiş.• İbn Teymiyye’nin ailesinin de Harranlı olduğu bilinirmiş; bu şehir, onun ilmî köklerinin şekillendiği yerlerden biriymiş. Rehberimiz Ahmet Yavuz’dan dinliyoruz bunları.Böylece Harran’da, bir yanda gündelik hayatın sıcaklığı, diğer yanda ilmin derin ve köklü mirası iç içe geçiyor; biz de buna bizzat şahitlik ediyoruz. İnsan burada yalnızca geçmişi görmüyor; onu hissediyor, onunla yüzleşiyor. Bu topraklar, bir zamanlar ilimle, hikmetle ve irfanla yükselen bir medeniyetin sessiz ama vakur izlerini taşıyor.Ne mutlu bize ki böylesine köklü bir mirasın yeşerdiği diyarlara tanıklık edebiliyoruz. Ama bu tanıklık, sadece bir hayranlıkla sınırlı kalmamalı. Çünkü Harran’ın bize fısıldadığı asıl hakikat şudur: Bir medeniyet, ancak ilimle yükselir, değerleriyle ayakta kalır ve ihmal edildiğinde sessizce geriye çekilir. Geriye kalan ise taşlar değil, unutulmuş bir sorumluluğun ağırlığıdır.
Rüştü Kam

Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…