Alman sinemasının en büyük aktörlerinden Mario Adorf, 95 yaşında Paris’teki evinde yaşamını yitirdi.
Yaşamını Almanya, İtalya ve Fransa üçgeninde sürdüren Adorf, 1954-2023 arasındaki neredeyse 70 yılı bulan sinema kariyerinde 200’ün üzerinde sinema ve televizyon filminde, çok sayıda tiyatro eserinde oynadı…

Başlangıçta “kötü adam” rolleriyle tanındı. Büyük bir başarıyla canlandırdığı seri katil, hırsız, mafia babası, pezevenk, haydut, yolsuz inşaat patronu, solcu avındaki polis şefi gibi (bir filminde de faşist İtalyan diktatörü Mussolini’yi canlandırmıştı) rollerle Alman sinema tarihine damgasını vurdu. Ama hep “kötü adam” olarak kalmadı tabii… Oyunculuğuyla ve sanata katkıları nedeniyle 1958 yılından bu yana çok sayıda saygın ödüle layık bulundu. Başrollerinde oynadığı “Teneke Trampet” filmi 1979’da “En iyi yabancı film” kategorisinda Oskar ödülünü almıştı.
Bu yıl 30’ncu yılını kutladığımız Nürnberg Türkiye Almanya Film Festivali’nin Onur Ödülü de “Kültürler arasındaki ilişkilerin gelişimine büyük katkıları”na saygının bir göstergesi olarak ona verilmişti (2007). Bizzat katılarak, filmleriyle bu etkinliğe uzun yıllar eşlik eden sanatçı, 2016 yılında da Nürnberg’e gelip festivalin onur ödülünü Türk sinemasının büyük sanatçılarından Kadir İnanır’a takdim etme görevini üstlenmişti.

İleri yaşına rağmen son zamanlarına kadar sinema kariyerini sürdüren, bu arada çok sayıda kitap da yazan sanatçı, politik duyarlılığını zaman zaman yaptığı çıkışlarla gösteren, “Kapitalizmin sonlanacağını biliyorum” diyerek yaşadığı sistemi sorgulayan bir aydındı.
Karl Marx’ın 200’ncü doğum yılı dolayısıyla yapılan “Karl Marx, Alman Peygamberi” belgeselinde büyük Alman düşünürünü yaşamının son yılındaki halini canlandırdı. Üniversite öğrenciliği sırasında yaşamını kazanmak için inşaat ve maden işçisi olarak çalışan Adorf, kendisini bir “oyuncu” olarak değil, mesleğinin “emekçisi” olarak tanımlamaya özen göstermişti hep. Emek ve ücret ilişkisini, sömürüyü iyi bilen bir emekçiydi. “İnşaat işlerinde veya taş ocaklarında çalıştım. Marx'ın sömürüden ne kastettiğini orada anlamıştım. Ücretli bir köleydim. İnşaat alanında bazen haftada 60 saat, saatte 99 pfennig karşılığında çalışırdım. O günlerden maaş bordrosunu hâlâ saklıyorum” demişti, bu filmle ilgili yayınlardan birinde.
Kariyerinin zirvesindeyken üstlendiği Karl Marx rolü yakışmıştı ona…

İTALYAN BABA, ALMAN ANNE
Zürih’te 1930’da dünyaya gelen Adorf Koblenz yakınlarındaki Mayen kasabasında yoksulluk ve zorluklarla dolu bir çocukluk geçirdi. Bir cerrah olan babası, İtalya’da annesinin röntgen asistanı olarak çalıştığı kliniğin şefiydi. Annesi, evlilik dışı ilişkiden doğan oğlunun elinden alınıp, bir çocuk yurduna yerleştirilmesine karşı olduğu için, doğumdan önce İsviçre’ye kaçmıştı. Ancak üç ay sonra oradan da sınırdışı edilince baba memleketine dönmek zorunda kalmıştı.
Nazi diktatörlüğü döneminde geçen, dünya savaşını çocuk olarak yaşayan, annesi zor koşullarda çalıştığı için bu dönemde uzun süre bir “çocuk yurdu”nda kalan Mario Adorf, Mainz ve Zürih’te felsefe, psikoloji, edebiyat ve tiyatro tarihi alanlarındaki üniversite öğrenimi gördü. Bu arada tiyatroda oynamaya ya da tiyatrolarda “rejisör yardımcısı” olarak çalışmaya başladı. Ardından da bu bölümleri bırakıp, Münih’te oyunculuk öğrenimi gördü.

Çeşitli küçük rollerden sonra ilk büyük başarıyı “Geceleyin, Şeytan Geldiğinde” (Nachts, wenn der Teufel kam - 1957) Nazi Almanyası döneminde “seri katil” olarak suçlanan, yaşadığı işkenceler sonucu işlemediği 84 cinayeti üstlenmek zorunda kalan ve zorla tabii tutulduğu tıbbi deneyler sırasında yaşamını yitiren bir kişiyi canlandırdı. 1960’lı yıllarda ortaya çıkan “Yeni Alman Sineması”nda da yerini buldu. Bu akımın önde gelen isimlerinden Volker Schlöndorf (“Teneke Trampet” ve “Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru” filmleriyle) ve Rainer Fassbinder’in filmlerinde önemli roller üstlendi. Bir dönem şansını Hollywood’da da denedi. Ancak orada kendisine (birçok yabancı sanatçıya) dayatılan klişe rollerde (Meksikalı haydut gibi) oynamak istemediği için kısa sürede vazgeçti.
AVRUPA’DA SAVAŞ UYARISI
2014 yılında siyaset, bilim, kültür, sanat ve bilim dünyasından tanınmış 60 kişiyle birlikte "Avrupa'da Yine Savaş mı? Bizim Adımıza Değil!" başlığı altında farklı bir Rusya politikası çağrısı yapan bildiriyi yayınladı. Federal Meclis’teki milletvekillerine ve dönemin Merkel hükümetine hitaben yazılmış olan bu bildiride Almanya’nın Rusya ile uzlaşma ve diyalog arayışına girmesi çağrısında bulunuluyor, yeni bir savaş tehlikesine dikkat çekiliyordu. Bildiri ve bu bildiriyi imzalayanlar ana akım medyada ağır eleştirilerle karşılaştılar. Ancak artık Almanya’nın en sevilen sanatçıları arasında yer alan ve tüm eleştirilere rağmen tavrını değiştirmeyen Mario Adorf’u bu nedenle itibarsızlaştırmaya kalkışan olmadı.

Mario Adorf, Almanya’da 2015’ten sonra yaşanan “sığınmacı krizi” sırasında da artan göçmen düşmanlığı konusunda toplumu uyarmayı görev edindi. Sadece göçmenlerin değil, Alman toplumunun da yaşanan göç olgusuna uyum sağlaması gerektiğini savundu.
İtalyan babasını sadece bir kez görmüştü. Ama İtalya’yı, “İtalyan yaşam tarzı”nı seviyordu. Kendi sözleriyle “Bir İtalyan olmak” için İtalya’ya yerleşmişti. Ancak Roma’da yaşadığı uzun yılların sonra bunun mümkün olmadığını, her şeye rağmen bir Alman olduğunu (kaldığını) ve asıl memleketinin doğduğu değil, ama çocukluğunu geçirdiği Almanya’nın Mayen kasabası olduğunu anladı.
Çalışmalarını yakından takip ettiği ve desteklediği Türkiye Almanya Film Festivali’ndeki ödül konuşması, onun “memleket ve aidiyet” konusundaki görüşlerini içeriyor:
MEMLEKET DENİLEN ŞEY!
“Ben hiçbir zaman kendi evimde olmamaktan rahatsız olmadım. Kaldığım her otel odasında da kendimi evimde hissederim. Nerede olursam olayım, orada mutlu olmak istedim. Bu yüzden de şunu söyledim: İnsan kendisini bir otel odasında da eviymiş gibi hissedebilir.
Ama konu ‘aidiyet’ ya da ‘memleket duygusu’ olduğunda, bu başka bir şey tabii, değil mi? İtalya’daydım. Babam İtalyandı ve ben İtalya’da kendi İtalyan kökenimi arıyordum. Ama doğrusu, onu tam olarak bulamadım. Sonunda fark ettim ki, asıl memleket dediğimiz şey, gerçekten de çok özgün, eşsiz bir yerdir.
İnsan nerede büyümüşse, ilk çocuk şarkılarını nerede söylemişse, ilk aşkını nerede yaşamışsa, okula nerede gitmişse işte memleket dediğimiz yer aslında orasıdır. Ve bunun çok kıymetli bir değer olduğunu düşünüyorum. Korunması gereken bir değer.

Yaklaşık 25 yıl sonra ilk kez sınıf arkadaşlarımla yeniden buluştuğumda, orada tekrar bir şeylerin filizlendiğini hissettim. O şehirle, o insanlarla, eski yol arkadaşlarımla yeniden bir bağ kuruldu. İnsan yaşlandıkça bu duygu daha da güçleniyor. Gerçekten köklerinin orada olduğunu hissetmek… Büyüdüğün coğrafyanın, insanın üzerinde silinmez bir iz bıraktığını fark etmek.
Seyahat etmeyi severim ve dediğim gibi, her yerde kendimi iyi hissettim. Ama insanın yalnızca tek bir memleketi olur. Ve sanırım bunun böyle olması da gerekir.”
(Fotoğraflar: Türkiye Almanya Film Festivali – Nürnberg)
GÜRSEL KÖKSAL










Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…