İşçi sendikaları “kominist”…
Akademik meslek odaları “bölücü”…
Gençler “anarşist”…
Kadınlar “laik”…
… şehir “ muhafazakar.. “
Bu aile “ dinsiz…”
Yıllardır tekrarlanan bu etiketler, bir siyasal refleksin ötesinde, bir teslim olmanın örtüsü hâline gelmiş durumda.
Neden mi?
Sürekli suçlananlar var, ama onların yerine konulan tek bir somut çözüm yok.
- İnanç altında inandıkları değerlere sığınarak bekleyenler.
- İnanmadıkları kendilerine göre yok saydıkları inançları aşağılayanlar.
Eğer bir ülkede işsizlik, yoksulluk, açlık ve derinleşen ekonomik kriz; işçilerin örgütlenmesinden, gençlerin söz söylemesinden, kadınların eşitlik talebinden ya da meslek odalarının uyarılarından kaynaklanıyorsa, o zaman yapılması gereken bellidir: Bu örgütlerin tamamını ortadan kaldırmak.
Hiç kuşkusuz, o zaman şu soruya da dürüstçe cevap verilmelidir:
Bu örgütler olmadan ülkeyi kim, nasıl ve hangi akılla yönetecek?
Tarihsel deneyimler bize şunu açıkça gösteriyor:
Toplumsal örgütlenmelerin tasfiye edildiği hiçbir yerde ne demokrasi kalır ne de sürdürülebilir kalkınma mümkündür. Aksine, ekonomik ve siyasal krizler derinleşir, toplumsal huzursuzluk artar ve siyasal meşruiyet zayıflar.
Bugün “bölücü” denilen sendikalar, aslında emeğin hakkını savunur.
“Anarşist” denilen gençler gelecektir.
“Tehlikeli” görülen kadın örgütlülüğü yalnızca eşit yurttaşlık talep eder.
Meslek odaları ise bilimsel aklı ve kamu yararını hatırlatır.
Sorun bunlar mı gerçekten?
Yoksa sorun, bu taleplere kulak tıkayan bir anlayış mı?
***
Ama mesele sadece yukarıdan gelen suçlamalarla sınırlı değil.
Toplumun kendi içinde de giderek derinleşen bir ayrışma var.
“Senin partin dinci…”
“Benim partim sizi ezip geçecek…”
“Bir bizim partinin merkez binasına bir de sizin parti merkez binasına bak, dökülüyor…”
“Sizin parti yolsuzluklarla ayakta…”
“Geçmişte siz iktidardayken yaptığınız yolsuzlukları herkes biliyor…”
Bu dil, bir tartışma değil; bir körleşme halidir.
Bu sözleri söyleyenlerin büyük çoğunluğu aynı mahallede yaşıyor, aynı pazardan alışveriş yapıyor, aynı faturaları ödüyor, aynı yoksulluğun yükünü taşıyor.
Ama buna rağmen ortak sorunlara birlikte çözüm aramak yerine, kutuplaşmayı tercih ediyorlar.
Aynı sokakta yaşayan insanlar, birbirini rakip görüyor;
aynı dertleri yaşayanlar, birbirini suçluyor.
Bu durum yalnızca bir siyasal tercih değil, aynı zamanda toplumsal bir savrulmadır.
İnsanlar kendi hayatlarını iyileştirecek gücü birlikte üretmek yerine, kendilerini değersizleştirerek bir “güç” arayışına sığınıyor.
Oysa gerçek güç;
yan yana gelmekte,
ortak akıl üretmekte,
aynı sofrayı paylaşanların aynı çözümü savunabilmesindedir.
***
Bir başka çelişki daha var:
Bir yandan farklılıklar tehdit olarak gösteriliyor, diğer yandan “tek tip” bir toplum hayal ediliyor.
Türk, Kürt, Arap, Çerkes …
Alevi, Sünni, Hristiyan …
Biri diğerini yok sayarak ülkenin sahibi olmaya çalışıyorlar.
Peki o zaman bu toprakların gerçeği ne olacak?
Bu coğrafya, yüzyıllardır farklı kimliklerin, inançların ve kültürlerin birlikte kardeşçe yaşadığı tarihsel deneyimlere neden inanılmak istenilmiyor?
Farklılıkları ortadan kaldırarak değil, farklılıkları tanıyarak , hoşgörü göstererek ve eşit yurttaşlık temelinde buluşturarak bir arada yaşanır. Aksi, yalnızca baskı üretir; baskı ise hiçbir zaman istikrar getirmez.
***
Bugün asıl cevap bekleyen sorular şunlardır:
- Özgürlüğe karşı çıkanlar ne istiyor?
- Ekonomik ve siyasi bağımsızlığa karşı çıkanlar hangi modeli savunuyor?
- Yerli üretime karşı duranlar, ülkenin kalkınmasını nasıl sağlayacak?
- Eşit gelir dağılımına karşı çıkanlar, yoksulluğu nasıl ortadan kaldıracak?
- Halkın seçme ve seçilme hakkına mesafe koyanlar, meşruiyetlerini nereden alacak?
Eleştirmek kolaydır. Etiketlemek daha da kolaydır.
Ama bir ülkeyi yönetmek; plan, program ve toplumsal uzlaşı gerektirir.
***
Gerçek kalkınma;
örgütlü emekle,
parasız, özerk bilimsel üniversitelerle,
özgür gençlerle,
eşit yurttaşlık talep eden kadınlarla mümkündür.
Gerçek demokrasi ise;
farklılıkların bastırılmasıyla değil,
onların bir arada yaşayabileceği bir zeminin kurulmasıyla güçlenir.
***
Mesele: Gerçekten bir çözüm öneriniz varsa, ortaya koyun.
Asıl mesele: Bu ülkenin işçileri, gençleri, kadınları ve aydınları olmadan nasıl bir gelecek kuracağınızı izah edebilmeniz.
Sadece suçlayarak, ötekileştirerek ve susturarak bir ülkenin ayağa kalktığına dair tarihte tek bir örnek yok.
Sorunun adı belli: Yönetememek.
Çözümün adı da belli: Demokrasi, eşitlik ve örgütlü toplum.
Gerisi… sadece tekrar edilen nakaratlar.
Hadi hayırlısı…

Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…