Hırsıza ister imam cübbesi giydir, ister savcı cübbesi.
İster polis üniforması giydir, ister subay üniforması.
İster AKP’ye kaydını yaptır, ister CHP’ye.
İster başbakan yap, ister Cumhurbaşkanı…
Hırsız, hırsızdır.
Türkiye’nin çürüme hikâyesini anlatmak için bazen uzun cümlelere, uzman analizlerine ya da bin sayfalık raporlara gerek yok. Bazen bir köylünün, bir işçinin ya da bir emeklinin ağzından dökülen sade bir cümle, bütün siyasi tabloyu özetler. Bugün Türkiye, işte o yalın hakikatin içindedir: Üstündeki cübbenin, kravatın, rozetin, partinin ya da apoletin hiçbir önemi kalmamıştır. Çünkü hırsızlık sadece cepten para çalmak değil; halkın geleceğini, emeğini, adalet duygusunu çalmaktır. Ve bu ülkede en çok da o çalındı.
Bir zamanlar “adalet mülkün temelidir” denilen bu ülkede artık adaletin temelini hırsızlar kazıyor. Mülkü ise bu hırsızlar arasında bölüşülüyor. Kimi TOKİ ihaleleriyle, kimi vakıflar üzerinden dönen bağış ve kara parayla, kimi kamu bankalarının içi boşaltılarak… Hırsızlık organize, sistematik ve kurumsal bir hal aldı. Ve kurumsallaşan her çürüme, toplumun vicdanında bir çöküşe neden oldu. O yüzden sokaklar sessiz, halk yorgun, gençlik öfkeli.
Bugün cübbe giymiş bir hırsız, mahkemelerde adalet dağıtıyor gibi yapıyor. Üniforma giymiş bir diğeri, güvenlik sağlıyor sanılıyor. Kravat takmış bir başka hırsız, ekranlarda ahlak dersi veriyor. Ve biz her gün bu tiyatroyu izliyoruz. Oyuncular değişse de sahne aynı: Sahte kahramanlar, kurgulanmış hainler ve yapay zaferler…
Düşünelim:
Bir imam, tarikatlara milyonluk arsa peşkeşi çekiyorsa…
Bir savcı, rafa kaldırdığı dosya başına rüşvet alıyorsa…
Bir polis, emirle masumları dövüyor, yalan ifadeyle hayat karartıyorsa…
Bir subay, orduyu müteahhitlik ağına teslim etmişse…
Bir siyasetçi, seçmeni değil yandaş şirketleri temsil ediyorsa…
Ve tepedeki yönetici, halkı değil ailesini ve zengin dostlarını koruyorsa…
O zaman suç sistemde değil sadece, o sistemi sahiplenen hırsızlardadır.
Eskiden hırsızlar karanlıkta çalışırdı. Şimdi spot ışıkları altında, alkışlarla dolaşıyorlar. Yolsuzluk artık utanılacak bir şey değil, meziyet sayılıyor. Ayakkabı kutularına sığmayan hırsızlıklar artık saraylara taşındı. Paranın değil, vicdanın sesi kısıldı.
Bazılarını parti rozetleri koruyor, bazılarını medya patronları. Kimisi ise “dindar” kisvesiyle sıyrılıyor. Ama halk görüyor. Sessizce ama derin bir hafızayla izliyor. Çünkü bu halk, kimin dürüst, kimin hırsız olduğunu anlamak için çok bedel ödedi. Hangi gazetecinin satılık olduğunu, hangi yargıcın emir kulu olduğunu, hangi vekilin ihaleci olduğunu artık herkes biliyor. Ve bu sessiz bir öfke biriktiriyor. Elbet bir gün konuşacak.
Bugün Türkiye’de muhalefet bile bu çürümenin diline teslim olmuş durumda. “Biz gelince daha iyi yöneteceğiz” diyorlar ama neyi yönetecekler? Hırsızlığı mı? Yandaş kayırmayı mı? Kayırma düzenini “bizimkiler” için mi sürdürecekler? Bu sorular halkın zihninde büyüyor.
Ancak muhalefetin her alanı kirlenmiş değil. Özellikle bazı yerel yönetimler, adaletli, şeffaf, hesap verebilir hizmet anlayışıyla ayakta kalmaya çalışıyor. Fakat bu belediyeler bile iktidarın hedefinde. Yandaş medya aracılığıyla yürütülen algı operasyonlarıyla itibarsızlaştırılmak isteniyorlar. CHP’li belediyeler hakkında sürekli servis edilen yalan haberler, montaj belgeler, iftira kampanyaları, bu çabanın en bariz örneği.
Kamu kaynaklarıyla beslenen medya organları, düzgün hizmet veren belediyeleri karalamak için her gün yeni bir senaryo üretiyor. Halkın gözündeki güveni sarsmak, muhalefeti itibarsızlaştırmak ve çürümüş iktidarı ayakta tutmak için iftira en sık kullanılan yöntem hâline geldi. Çünkü iktidar biliyor: Halk dürüst bir alternatif görürse, bu sistemin çökeceğini, sarayların tuzla buz olacağını biliyorlar. Bu yüzden gerçeği değil, korkuyu yönetiyorlar.
Çünkü bu düzen partilerin değil, iftira ile halkı yöneten bir çetenin düzenidir.
Ve bu çeteye karşı sessiz kalan herkes, eninde sonunda suç ortağı olur.
Peki çözüm ne?
İlk adım, artık cübbelere, rozetlere, apoletlere değil; ahlaka, vicdana ve alın terine bakmak. “Kim?” sorusu değil, “ne yapmış?” sorusu sorulmalı. Artık düşman netleşmeli: Ceketinin düğmesini iliklemiş, ağzında güzel sözlerle halkı kandıran modern hırsızlar.
Bu yüzden yeni bir siyaset değil, yeni bir ahlaki direniş lazım. Bu direniş saraydan değil, sokaktan yükselecek. Halkın içinden, lekesiz, tertemiz insanlar. Belki adı bilinmez, ekrana çıkmaz ama halkın gönlünde taht kurar. Ve o insanlar bu ülkenin gerçek sahipleri olacak.
Unutmayalım:
Cübbesiyle hırsızlık yapan, hırsızlığa adalet kılıfı giydirendir.
Üniformasıyla çalan, devleti kendi malı sanandır.
Rozetle hırsızlık yapan, partiyi mafya aracına çevirendir.
Ama sonunda hepsi aynıdır:
Hırsız, hırsızdır.
İster cübbe giydirin, ister saraylara taşıyın.
İster bayrak sallasın, ister dua okusun.
İster nutuk atsın, ister kitap yazsın.
Gerçek değişmez.
Hırsız hırsızdır.




Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…