15 Temmuz 2016, Türkiye tarihinde kara bir geceydi. O gece tanklar sokaklara indi, F-16’lar meclisi bombaladı, silahlı askerler kendi halkına kurşun sıktı. Fakat bu ihaneti anlamak için sadece askerî harekâtı değil, o kalkışmayı doğuran yapının arkasındaki yıllar süren kirli ortaklığı da görmek gerekir. Çünkü 15 Temmuz bir darbeydi; ama aynı zamanda ortak bir yağmanın, çıkar kavgasının ve devletin içten içe çökertilmesinin de sonucuydu.

Bu kalkışma, devleti içeriden ele geçirmiş bir çetenin, siyasi iktidarla birlikte yıllarca yürüttüğü karanlık ilişkilerin sonunda patlayan bir çıkar çatışmasıydı. Yıllarca cemaat yapılanmasını “hizmet” diye pazarlayanlar, devletin kılcal damarlarına kadar girmelerine göz yumanlar, birlikte sınav soruları çalıp gençlerin geleceğini gasp edenler, mahkemeleri kumpas aracı olarak kullananlar, aynı sofrada oturdukları eski ortaklarını “terörist” ilan ederek kendilerini temize çekmeye çalıştılar.

Oysa milletin aklıyla alay etmeye kalkışanlar şunu unuttu: 15 Temmuz gecesi halk sadece bir darbeye karşı değil, yıllardır süregelen bu istismara da başkaldırdı. Fakat trajik olan şu ki, halk sokağa çıkarak iradesini savunduğu hâlde, bu irade yine aynı çevrelerce istismar edildi. O geceyi halk sahiplenirken, ertesi sabah ödülleri siyasetçiler ve bürokratik çeteler topladı.

15 Temmuz bahanesiyle on binlerce insan görevden alındı, yüz binlerce dosya açıldı, KHK rejimiyle adalet ve hukuk askıya alındı. Fakat asıl büyük temizlik hiçbir zaman yapılmadı. Çünkü o yapı sadece bir cemaatten ibaret değildi; devletin içine çöreklenmiş başka çeteler de vardı. Bu çeteler bir yandan “darbe karşıtı” görünerek konumlarını sağlamlaştırdı, diğer yandan halkın vergileriyle kurulan kurumları yağmalamaya devam etti.

Bu sürecin başında “Ne istediler de vermedik?” diyen bir siyasi irade vardı. Bu itiraf, darbenin öncesine dair çok şey anlatır. Çünkü bu yapı sadece kendiliğinden güçlenmedi; sistematik olarak beslendi, korundu, kollandı. Devletin istihbaratı, emniyeti, yargısı, eğitimi yıllar içinde bir cemaatin kontrolüne bırakıldı. Kimse “Bu adamlar devleti ele geçiriyor” demedi, diyemedi. Diyenler ise ya susturuldu, ya da “hain” ilan edildi.

15 Temmuz sonrasında yaşananlar ise bu ortaklığın çatırdayışının yansımasıdır. Artık aralarında güven kalmamıştı. Çünkü iş paylaşıma gelmişti. Yıllarca birlikte devleti soyup, kadroları ele geçirip, halkı baskı altında tutanlar, sonunda payı paylaşamadı. Her çete kendi iktidarını kurmak istedi. Biri orduyu, diğeri yargıyı, biri medyayı, öteki sermayeyi kontrol etmek istedi. Fakat bu çelişki en sonunda bir patlamaya dönüştü.

Ve halk, bu hesaplaşmanın ortasında can verdi.

Darbeye karşı direnen halk, kendisine ait olduğunu sandığı devletin aslında nasıl paylaşıldığını, nasıl parçalandığını ve nasıl çıkar gruplarının elinde oyuncak haline geldiğini acı bir şekilde öğrendi. Ama o gün devlete sahip çıkmak için sokaklara dökülen insanlar, kısa süre sonra yeniden susmaya zorlandı. Çünkü “hain avı” bahanesiyle yeni bir korku rejimi kuruldu.

O gün tankların karşısına dikilenler, bugün en temel haklarını bile arayamaz hale geldi. Çünkü iktidar, 15 Temmuz’u bir tehdit değil, bir fırsat olarak gördü. Bu fırsatla yargıyı tamamen ele geçirdi, muhalefeti susturdu, basını hizaya getirdi. Artık herkes bir listeyle yaftalanabilir, bir kararla işsiz kalabilir, bir iftira ile hapsedilebilir hale geldi.

Asıl darbe 15 Temmuz gecesi değil, 16 Temmuz sabahı başladı.

İşte o sabah, devletin kurumlarında, bakanlıklarında, emniyetinde, valiliklerinde, belediyelerinde ellerini ovuşturan başka çeteler vardı. “Sıra bizde” dediler. Ve gerçekten sıra onlara geldi. Kadrolar yeniden dağıtıldı. Yeni ihale baronları türedi. Yeni yandaş medya patronları doğdu. Yeni cemaatler, yeni tarikatlar sahneye çıktı. Birbirlerinin kirli geçmişini bilenler, birbirine diyet ödeyenler sessiz bir uzlaşmaya girdi. Çünkü herkes, bir diğerinin suç ortağıydı.

Böylece 15 Temmuz, milletin direnişi değil, yeni bir rejimin kurulma aracı haline geldi. Ve bu rejim, hukuku, vicdanı, adaleti, liyakati yok sayarak “bizden olanlar yaşasın, gerisi ölsün” anlayışını hâkim kıldı.

15 Temmuz’un gerçek yüzü işte budur. Bir yanda halkın kanı, diğer yanda devletin hazinesini paylaşamayan asalakların kavgası.

Bugün hâlâ bu hain kalkışmayı yalnızca bir cemaatin suçu gibi göstermek, geçmişi aklamaktır. Çünkü bu yapı birden ortaya çıkmadı. Bu sistem yıllarca el birliğiyle kuruldu. Ve bugün hâlâ o sistemin beslediği çeteler, farklı kılıklar altında yaşamaya devam ediyor.

Eğer gerçekten 15 Temmuz’un hesabı sorulacaksa, sadece darbeyi yapanlara değil, o darbenin önünü açanlara, zemin hazırlayanlara, yıllarca sırtını sıvazlayanlara da hesap sorulmalıdır. Aksi takdirde bu millet, bir daha sokağa çıktığında kimin için can verdiğini asla bilemez.

Unutulmasın: Devleti paylaşamayanlar, milleti istismar edenler, sonunda birbirine de ihanet eder. Ve bu ihanetin bedelini her zaman halk öder. 15 Temmuz bunun en acı örneğidir.